10 dk.
31 Aralık 2025
Allah Kaldıramayacağı Bir Taş Yaratabilir mi?-gorsel
Youtube Banner

Allah Kaldıramayacağı Bir Taş Yaratabilir mi?

Soru: Allah, Kendisinin kaldıramayacağı bir taş yaratabilir mi?

 

Cevap: Meselenin özü aslında bir dil ve mantık yanılsamasıdır. İnsan dili, düşünceyi aktaran bir araçtır ancak bu araç bazen hatalı kullanılabilir. Düşünce yanlış kurgulanmışsa kurulan cümle gramer olarak düzgün olsa bile anlam açısından bozuk olur. Örneğin "Allah, kaldıramayacağı bir taşı yaratabilir mi?" sorusu tam olarak bu kategoridedir. Bu soru mantıksal açıdan "kare şeklinde bir daire" veya "evli olan bir bekâr" demekten farksızdır.(1) Bu ifadeler zihnimizde bir imge oluşturmaz, sadece kelimelerin yan yana dizilmesinden ibarettirler. Bu noktada problem (haşa) Allah'ın gücünde değil, sorunun kendi mantıksız kurgusundadır.


Güç veya kudret kavramları mümkün olan bir şeye taalluk eder; muhale yani imkânsıza taalluk etmez.(2) İmkânsız ile güç kavramları arasındaki ilişki, failin kudreti üzerinden değil dil yahut mantık üzerinden kurulur. Bu sebeple Allah Teâlâ mümkün olan her şeyi yapabilir. Ancak muhal veya mantıksızlık dediğimiz şey, herhangi bir şey değildir ki Allah Teâlâ onu yapsın. Çelişki bir “nesne” veya “durum” gibi davranan bir şey değildir; tam tersine bir önerme veya tanımın iç tutarlılığının bozulmasıdır. Bu nedenle Allah Teâlâ’nın mantıksız bir şeyi yapmaması bir kudret eksikliği değil, “kudret” kavramını çelişkiyle karıştırmamak bakımından, çelişkinin kudretin konusu olmamasıdır.


Diğer yandan güç kavramı fiillerle ilgilidir. Mantık kavramı ise anlam ve tutarlılıkla ilişkilidir. Bu soruda mantıksal bir çelişkinin, güç kavramı ile çözülebilecek bir olgu gibi sunulması söz konusudur. Bu durum “En büyük sayıyı üret!” yahut “1’den büyük ama 1’den küçük bir sayı yaz!” ifadelerindeki mantıksızlık ve anlamsızlıkla aynıdır. Bunlar başarılması zor işler değil, tanımı gereği anlamsız şeylerdir. Çünkü “en büyük sayı” diye bir son nokta yoktur; “1’den büyük ama 1’den küçük” ifadesi de aynı anda iki zıt şartı birlikte dayatan bir çelişkidir.


Bu noktada “Mutlak kudret mantıksızlığı mümkün kılar mı?” gibi bir soru akla gelebilir. Bu soruya cevabımız da “Hayır!” olacaktır. Çünkü mantıksızlık herhangi bir şey değildir. Dolayısıyla bu, yapılabilir bir şey olmadığı gibi “yapılamaz bir şey” diye sınıflanacak bir nesne de değildir; sadece tanımsız/boş bir kurgudur. Başka bir ifadeyle: burada “yapma” fiilinin konusu olacak bir şey yoktur.
Yine “Mantığı da yaratan Allah değil mi?” sorusu akla gelebilir. Evet, mantığı yahut mantık kanunlarını yaratan da Allah’tır. Ancak burada “mantık” dediğimiz şey, keyfî ve dışsal bir kanun gibi değil; tutarlı anlam kurmanın zorunlu şartları olarak düşünülebilir. Allah Teâlâ’nın “İki kere iki beş olsun!” şeklinde bir kanun yaratmaması O’nun kudretinin eksikliğinden değil; (standart aritmetik içinde) “2×2=5” önermesinin çelişik olmasından yani bir “mümkün durum”u tasvir etmemesindendir. Burada mesele “Allah yapamadı.” değildir; mesele “Bu ifade, yapılacak bir duruma işaret etmiyor; tutarlı bir durumu tarif etmiyor.” meselesidir. 


Kantçı Açıdan Değerlendirme


Meseleye Kantçı bir açıdan yaklaşırsak şunları söyleyebiliriz: Kant’a göre bilginin ortaya çıkması için yalnızca “kavram” yetmez; kavramın, en azından onu somutlayacak bir sezgi/tecrübe zemini ile bağ kurabilmesi gerekir.(3) Aksi hâlde kavram “boş” kalır; bilgi üretmez. Bunun yanında bir kavramın kendi içinde çelişkisiz olması da asgari bir şarttır.


Bu soruda “Allah’ın kaldıramayacağı taş” ifadesi deneyimsel açıdan bir karşılığı olmayan bir ifadedir. Daha da önemlisi, kendi içinde çelişkilidir. Bu nedenle bu ifade, bilgi üretmeye elverişli bir kavram değil; kavramsal olarak içi tamamen boş bir söz dizisidir. Kantçı açıdan baktığımız zaman bu mesele, aklın meşru sınırlarını aşarak, kendi ürettiği kavramlarla kendi kendini tuzağa düşürmesidir: akıl, kendisine “nesne” gibi sunduğu bir çelişkiyi, sanki konuşulabilir ve çözülebilir bir problemmiş gibi ele aldırmaya çalışır.(4) İşte “Allah’ın kaldıramayacağı taş” ifadesi bu bağlamda tipik bir tuzak formuna dönüşür.


O halde bu ifade Kant’ta neye karşılık gelir? Bu ifade mantıksal olarak içi tamamen boş bir tasavvurdan ibarettir. Kantçı terimlerle söylersek: Bu ifade ne mümkün bir deneyim nesnesini (fenomeni) tasvir eder, ne de noumenal alana dair meşru bir bilgi iddiası kurar; çünkü baştan nesnesi olan bir kavram üretmez. Kant’ta noumenon alanı teorik bilginin sınır çizgisine işaret eder ve bu alanla ilgili iddialar ancak çok dikkatli sınırlamalarla konuşulabilir. Buradaki örnekte ise daha baştan, sınır tartışmasına gelmeden, kavramın kendisi çelişki üretiyor ve dağılıyor. Ortada aklın üzerinde çalışabileceği bir nesne değil; aklın yanlış birleştirilmiş kavramlarla ürettiği nesnesi olmayan, hiçbir anlam taşımayan bir tasarım var. Hepsi bu.


Wittgenstein’ın Dil Felsefesi Açısından Değerlendirme
 

Meseleye Wittgenstein açısından yaklaşmak da mümkündür fakat burada bir ayrımı açık tutmak gerekir. Wittgenstein’ın erken döneminde (Tractatus çizgisinde) dilin anlamlılığının ölçütü, ifadenin bir olgu durumunu tasvir edip etmemesi ve doğruluk-yanlışlık değerine konu olabilmesidir. Bu bakışla bir ifade dünyada bir duruma işaret etmiyorsa, tasvir edilebilir bir olgu sunmuyorsa “anlamlı önerme” değildir.(5) “Allah’ın kaldıramayacağı taş” ifadesi de bizlere tasvir edilebilir bir olgu sunmaz; çünkü burada “kaldıramamak” ile “mutlak kudret” aynı anda, aynı düzlemde bir olgu tasviri kurmaya zorlanır ve bu tasvir, baştan çelişki üreterek dağılır.


Wittgenstein’ın daha sonraki döneminde (dil oyunları ve “anlam = kullanım” yaklaşımında) vurgu başka bir yere kayar: Bir ifadenin anlamı, onun hangi kullanım bağlamında iş gördüğüne bağlıdır. “Allah’ın kaldıramayacağı taş” gibi ifadelerde problem çoğu kez şudur: “Kaldıramamak” fiilini gündelik dilde kullandığımız ölçütlerle, “mutlak kudret” kavramını ise teolojik/metafizik bir bağlamda kullandığımız ölçütlerle aynı dil oyununa zorla sokarız.(6) Böylece cümle gramerce düzgün görünse bile işlevini kaybeder; herhangi bir şeye işaret etmeyen manasız bir söz dizimine dönüşür. Bu nedenle Wittgenstein açısından bu soru doğru veya yanlış cevaplanabilir bir soru değil, yanlış sorulmuş bir sorudur.


Modern Analitik Felsefede “Pseudo-Problem / Sahte Problem” Çerçevesi


Son olarak meseleye modern analitik felsefe içinden “pseudo-problem” yahut “sahte problem” kavramı açısından da yaklaşabiliriz. Sahte problem gerçek bir problem gibi görünür ancak dilin yanlış kullanımından, kategori hatasından veya tanım boşluğundan kaynaklanır. Burada kritik nokta şudur: Bazı sorular aslen önemli bir meseleyi işaret ediyor gibi görünür fakat mevcut halleriyle sorulduklarında yanlış kurulmuş olurlar.
 

Aşağıdaki örnekler bu durumu göstermek için kullanılabilir:
  

 • “En büyük sayı hangisidir?” sorusu, “en büyük” ifadesini ucu açık bir kavrama uygulamaktadır. Sayı kavramının kullanıldığı bir ifadede “en büyük” şeklinde bir son nokta yoktur. Dolayısıyla bu soru bu hâliyle bir sahte problemdir. (Eğer amaç başka bir şeyse, soru şöyle düzeltilmelidir: “Belirli bir aralıkta en büyük sayı nedir?” ya da “Belirli bir kümede maksimum var mıdır?”)

   • “Zihin beynin neresindedir?” sorusu da bu haliyle bir sahte problem formu taşıyabilir. Çünkü “Nerede?” sorusu mekânda yer tutan nesneler içindir. Zihin ise doğrudan mekânda yer kaplayan bir “nesne” gibi ele alındığında hata doğar, buradaki hata soyut işlevin somut nesne gibi sunulmasıdır.(7) (Fakat soru bilimsel bağlama çekilirse anlamlı hale gelir: “Zihinsel işlevlerin sinirsel karşılıkları hangi beyin ağlarında gerçekleşir?”)


   • “Renkli bir renksizlik mümkün müdür?” sorusu dilin sıfatlarının mantıksal olarak birbirini iptal ettiği (oksimoron) bir sahte problemdir. “Renksizlik” tanımı gereği renk niteliğinin yokluğudur; buna “renkli” sıfatını eklemek zihinde canlandırılabilir bir nesneyi değil, sadece bir kelime yığınını ifade eder. Bu, gramer açısından düzgün bir cümle olsa da anlamsal açıdan boştur. (Eğer amaç sanatsal bir metafor değilse, mantıksal düzlemde bu soru geçersizdir.) 


Sonuç
 

Sonuç olarak; teolojik bir sorunun cevaplanabilmesi için öncelikle soru vasfını taşıması gerekir. "Allah kaldıramayacağı bir taşı yaratabilir mi?" cümlesi de soru kılıfına girmiş bir safsatadır. Bu ifadeyle sorgulanan şey Allah’ın sonsuz kudreti değildir. Burada dilin sınırlarını zorlayarak oluşturulan bir saçmalık vardır. Dolayısıyla bu soruya verilecek cevap "Evet" veya "Hayır" değildir. Verilecek tek doğru cevap şudur: "Bu sorduğunuz şey gerçekleşmesi imkânsız bir eylem değil; tanımı gereği yok hükmünde olan, içi boş bir söz dizisidir."



Dipnotlar


1-) Mantık dilinde bu tür ifadeler genellikle “çelişik tanım / çelişki içeren tasvir” olarak değerlendirilir. Latince literatürde daha genel biçimiyle contradictio in terminis (terimlerde çelişki) denir; bunun daha özel bir türü de contradictio in adjectodur (sıfat düzeyinde çelişki). Bu tür söz dizimleri, dış dünyada karşılığı olup olmamasından bağımsız olarak, anlamları gereği tutarlı bir nesne tasviri kurmaz.

 

2-) Klasik İslâm kelâm geleneğinde (Eş’arî ve Mâtürîdî çizgide) Allah’ın kudret sıfatının taalluku, “mümkünât”a ilişkindir: yani aklen mümkün olan şeylere. “Muhal” (çelişik/imkânsız) ise bir “şey”e işaret etmediği için kudretin konusu sayılmaz. Bu, kudreti sınırlamak değil; “kudret” kavramını çelişkiyle karıştırmamak bakımından kavramsal/mantıksal bir netliktir. (Bkz. Teftâzânî, Şerhu’l-Makâsıd; Cürcânî, Şerhu’l-Mevâkıf, kudret/taalluk bahisleri).

 

3-) Immanuel Kant, Saf Aklın Eleştirisi (Kritik der reinen Vernunft) adlı eserinde bu ilkeyi şu meşhur formülle özetler: “İçeriksiz düşünceler boş, kavramsız sezgiler kördür.” (B75). Kant’a göre deneyimle (sezgiyle) bağ kurmayan salt mantıksal kavramlar, nesnel bilgi (doğrulanabilir bilgi iddiası) üretmez.

 

4-) Kant, aklın deneyim sınırlarını aşarak ruh, evren ve Tanrı gibi konularda teorik olarak kesin yargılara varmaya çalışmasını Transandantal Diyalektik bölümünde eleştirir. Ona göre akıl bu alanda kaçınılmaz biçimde “yanılsamalar” üretir ve “antinomiler” (çözüme bağlanamayan çatışkılı iddialar) ortaya çıkar.

 

5-) Ludwig Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus’ta anlamlı önermeyi bir olgu-durumunu “resmedebilen” ve bu yüzden doğruluk/yanlışlık değerine konu olabilen önerme olarak düşünür. Bu çerçevede olgu tasviri kurmayan metafizik türü ifadeler, teorik bilgi iddiası taşıdıkları ölçüde “nonsense/unsinnig” çizgisinde problemli görülür. Buna karşılık tautolojiler ve çelişkiler dünyayı tasvir etmedikleri için “sinnlos” (sense-less) sayılır fakat bunlar metafizik iddia değil, mantıksal formu gösteren sınırlayıcı yapılardır.

 

6-) Wittgenstein’ın geç dönem felsefesini yansıtan Felsefi Soruşturmalar (Philosophische Untersuchungen) içinde “dil oyunları” yaklaşımı geliştirilir: Kelimelerin anlamı sabit tanımlardan çok yaşam içindeki kullanım (use) biçimleriyle belirlenir. Problem çoğu zaman bir kavramı bir bağlamda geçerli olan ölçütlerle alıp başka bir bağlamda da aynen işletmeye çalışmaktır. Böyle durumlarda cümle gramerce düzgün görünse bile, hangi kullanım kuralları içinde iş gördüğü belirsizleşir ve soru “önce grameri netleştirme” ihtiyacı doğurur.

 

7-) Gilbert Ryle, Zihin Kavramı (The Concept of Mind) eserinde bu tür hataları “Kategori Hatası” (Category Mistake) olarak adlandırır. Ryle’a göre zihni, bedenin içinde yer kaplayan “hayaletimsi” bir nesne gibi tasavvur etmek; üniversiteyi gezip binaları gördükten sonra “Peki üniversite nerede?” diye sormaya benzer: Burada hata, soyut bir örgütlenmeyi/işlevi, mekânda yer tutan tekil bir nesne gibi aramaktır.