


Amelimize mi Güveniyoruz, Allah’a mı?
Soru: Hikem-i Ataiyye’de geçenlerde karşılaştığım bir söz şöyle diyor:
"İnsanın günah işleyince yahut günahını fark edince ümidinin azalması, onun aslında Allah'a değil ameline güvendiğinin işaretidir."[1]
Bu söz üzerine düşünürken, Kur'an-ı Kerim'den bir ayet düştü aklıma. Acaba bu hikmet, En'am Suresi 44. ayetteki manayla bir ilgiye sahip midir? Ayet-i Kerime şöyle buyuruyor:
"Kendilerine verilen öğütleri terk edip unutunca üzerlerine her şeyin, her zevk ve nimetin kapılarını açtık. Nihayet kendilerine verilen bu genişlik ve serbestlikle tam ferahlandıkları sırada, ansızın onları kıskıvrak yakaladık da bir anda bütün ümitlerini kaybediverdiler." (En'am, 44)[2]
Zihnimizde şöyle bir insan tasavvur edelim: İşlediği günahların, isyanının farkında ama isyana devam ediyor. Üzerinde türlü türlü nimetler var ve tüm bunlara rağmen "Benim Allah'ın rahmetinden ümidim var." diyor. Ortada salih bir amel yok ama görünüşte bir ümit var. Peki, ayette bahsedilen asıl tehlike bu mudur? Bu tabloyu nasıl okumalıyız?
Cevap: Bu hikmetli söz ile En'âm 44 arasında aynı istikamete bakan güçlü bir mana yakınlığı vardır. Ayet-i kerime, inkârcıların (veya bir alt kademede fasıkların/günahkârların) çok temel bir psikolojisini nazara verir:
Bu kimselere nimet bolca verilip işleri rast gittiğinde, planladıkları her şeyde muvaffakiyet gördüklerinde kendilerini öyle boş bir güvene ve sahte bir ümide salarlar ki Allah'ı tamamen unuturlar. Başarıyı kendi güçlerinden, zekalarından veya amellerinden bilirler.
Ayette bahsi geçen asıl tehlike istidraçtır.[3] İstidraç İslâm'a göre, hakkı olmadığı hâlde ve kabiliyetsiz bir durumda olmasına rağmen, bir kimsenin çokça nimete mazhar olması ve bu sebeple küfür ya da Allah'a isyanının devam etmesidir. Bu hâl üzere iken âsî kul, gitgide azaba yaklaştırılmaktadır. Bu kimseler işlerinde ciddi bir terslik olduğunda veya yaptıklarının karşılığını bu dünyada birazcık bile gördüklerinde tamamen ümitsizliğe (yeise) düşerler. Neden mi? Çünkü hakiki itimatları, güvendikleri dağ Allah değil; kendileri, kendi amelleri ve sahip oldukları şeylerdir. Ellerindekini kaybedince dayanacakları hiçbir şey kalmaz.
Demek ki insanın ümitlerinin salt kendi ameline, kendi gücüne veya sahip olduklarına bağlı olması, inanç zafiyetinin ve şirke çalan bir kibrin (küfran-ı nimet) alametidir. Elbette bu alamet zaman zaman bir müminde de bulunabilir; bu hâl insanı teknik olarak dinden çıkarmaz ancak manevi bir hastalıktır, ruhun kemale ermesine büyük bir manidir. Bu ayet ile o hikmetli söz arasındaki bağı kurmak insana gerçekten yeni bir ufuk açıyor; ilmimizi, idrakimizi artırıyor.
Kavram Kargaşası: Hangi Ümit?
Burada akıllara takılan haklı bir soru daha var: "Eğer amele güvenmeyeceksek, amel etmesek de olur mu? İnsan ameli ne olursa olsun ümit etmeli mi?"
Amelin farziyeti başka, ümit etmekse bambaşka bir meseledir. İnsan ameli ne olursa olsun Allah'tan ümit etmelidir. Ancak bu ümit, onun omuzlarından kulluk vazifesini ve amel etme yükümlülüğünü kaldırmaz. Burada yaşadığımız kafa karışıklığı, aslında Türkçedeki "ümit" kelimesini iki farklı manada kullanmamızdan kaynaklanıyor:
- Şevk Veren Ümit: Amel etmeyi, çabalamayı ve iş yapmayı sağlayan o diri kalp hali.
- Boş Beklenti: Hiçbir çaba göstermeden, sadece işlerin neticelerine dair kurulan temenniler, beklentiler ve hayaller.
Burada eleştirilen şey Allah’a dayanan diri ümit değil; insanın kendine, amellerine veya zahirî imkânlarına yaslanarak sahte bir güven hissi yaşamasıdır. Konuyu bir örnekle somutlaştıralım: Önümüzde bir KPSS sınavı olduğunu düşünelim. Sınava hazırlanan bir aday için "ümit" kelimesinin iki farklı yansıması vardır ve bunu iki farklı aday üzerinden ifade edelim:
- Birinci Aday: Sınavı kazanabileceğine dair kalbinde bir beklentisi, bir ümidi vardır. İşte bu ümit ona şevk verir ve o şevkle masa başına oturup harıl harıl çalışır.
- İkinci Aday: Sonuçtan gereksiz bir şekilde emindir. "Ben nasılsa filanca puanı alırım." diye düşünerek boş bir beklenti içine girer ancak ortada hakiki bir çalışma yoktur.
İşte İslam'ın bizden istediği asıl ümit ilk adayın halidir. Kul geçmişteki amellerine, günahlarına, hatalarına bakıp yeise (ümitsizliğe) düşmemeli; "Rahmetten ümidim var." diyerek salih amellerde bulunmaya ve çalışmaya devam etmelidir. Allah'tan umut kesilmez diyerek ikinci türdeki gibi eylemsiz, boş bir hülyaya da dalmamalıdır. Çünkü hiç hesap yapmayan, hiç adım atmayan insanın kalbinde gerçek manada çalışacak şevk barınamaz. İnsan esas olarak "Çabalarsam O'nun rahmetiyle olur." diye düşündüğünde ayağa kalkabilir. İşte bizden istenen, eyleme dönüşen ve sadece O'nun sonsuz rahmetine dayanan o asil ümittir.
Toplumsal ve Bireysel İmtihan: Darlık ve Genişlik
Bununla birlikte Kur’an’ın birçok yerinde görüldüğü üzere toplumlar bazen darlıkla bazen de genişlikle imtihan edilirler. Darlık kimi zaman insanları kendilerine getirir, gafletten uyandırır ve Allah’a yönelmeye sevk eder. Genişlik ve refah ise bazen şükre, bazen de gaflete vesile olabilir.
Özellikle bir toplum zulüm, ahlâksızlık ve taşkınlık içinde derinleştiği halde sahip olduğu imkânları bir tevbe ve ıslah vesilesi değil de daha büyük bir gurur ve savrulma sebebi haline getiriyorsa, o nimetlerin o toplum hakkında hayır mı yoksa aleyhlerine işleyen bir mühlet mi olduğu hususunda ciddi bir muhasebe yapmak gerekir. Bu sebeple bir yerde bolluk ve rahatlık görülmesini tek başına ilahî rızanın işareti saymak doğru değildir. Aynı şekilde her musibeti de doğrudan ceza diye okumak isabetli olmayabilir. Asıl bakılması gereken şey, insanların bu şartlar içinde nasıl bir ahlâkî ve manevî istikamet gösterdikleridir. Verilen nimetler şükre, adalete ve infaka mı vesile oluyor; yoksa kibir, gaflet ve taşkınlığı mı artırıyor? Kur’anî ölçü açısından belirleyici soru budur.
Bireysel planda da benzer bir dikkat gerekir. Bir insan günahlarına rağmen nimet içinde yaşıyorsa, buradan hemen kesin bir hüküm çıkarmak doğru olmaz. Fakat böyle bir durumda kişinin kendisini emniyette görmesi, hesaba çekilmeyecekmiş gibi yaşaması ve bu hali Allah’ın kendisinden razı olduğuna delil sayması son derece tehlikelidir. Mümin için doğru tavır, nimet anında şükür ve muhasebe; sıkıntı anında ise sabır, dua ve istiğfardır.
Dipnotlar
[1] İbn Atâullah el-İskenderî, el-Hikemü'l-Atâiyye. (Bu söz, eserin birinci hikmetidir. Özgün metni şöyledir: "Min alâmâti’l-i‘timâdi ale’l-amel, nuksânü’r-recâ inde vücûdi’z-zelel.")
[2] Kur'an-ı Kerim, En'âm Suresi 6/44.
[3] İstidraç, kelam ve tasavvuf ilminde "Allah'ın, isyan içinde olan ve inkârında ısrar eden kuluna nimetlerini artırarak onu derece derece helake yaklaştırması" manasında ıstılahi bir kavram olarak kullanılır. Kavramın kelamî çerçevesi için bkz. TDV İslâm Ansiklopedisi, "İstidrâc" maddesi, c. 23, s. 336.
