


Asimilasyona Karşı Bir Kalkan: İmam Rabbani
Soru: İmam Rabbani’nin eserlerinden bölümler okuduğumda belli noktalarda kendisinin çok katı bir tutumunun olduğunu görüyorum. Bizim çok da önemli bulmayacağımız belli meseleler hakkında sert ifadeler kullanıyor. Bunun sebebi ne olabilir?
Cevap: Bir metni doğru anlamak için metnin bağlamını bilmemiz şarttır. İmam Rabbani hazretlerinin [1] eserlerindeki bazı ibareleri anlayabilmek için de o döneme gitmemiz gerekir.
Hindistan İslamı'nın Benzersiz Sosyo-Kültürel Zemini
16 ve 17. yüzyıl Hindistan'ında İmam Rabbani'nin ortaya koyduğu stratejik duruşun arka planını teşkil eden sosyo-kültürel zemini incelemek, bu büyük zatın eserlerindeki ifadelerini daha doğru anlamamıza kapı aralayacaktır. Bu dönemde Hindistan'daki Müslüman ve Hindu toplumları arasındaki sınırlar, iki toplumun inanç ve davranışlarının yer yer iç içe geçtiği asimptotik[2] bir kültürel yakınlaşma noktasına ulaşmıştı. Bu durum pasif bir etkileşimin ötesinde Müslüman kimliğinin ayırt edici özelliklerini erozyona uğratan, "kimliksel porozite"[3] (geçirgenlik) düzeyinde Hindistan Müslümanlığı için varoluşsal bir tehdit oluşturmaktaydı. İmam Rabbani'nin mücadelesini anlamak, öncelikle bu benzersiz ve akışkan toplumsal yapıyı anlamakla mümkündür.
a) Sınırların Belirsizleşmesi
İki toplum arasındaki sınırları neredeyse ortadan kaldıran ve özellikle sıradan halk (avam) nezdinde derin bir kimlik karmaşasına yol açan temel faktörler şunlardır:
• Dil ve Kültür Birliği: Gündelik hayatta kullanılan dilin ve genel kültürel pratiklerin büyük ölçüde aynılaşması, iki toplumu birbirinden ayıran en temel bariyerlerden birini ortadan kaldırmıştır. Bu ortaklık dini kimliklerin ayırt ediciliğini zayıflatan bir zemin hazırlamıştır.
• Benzer Yaşam Tarzları: Hindu ahlak anlayışında yer alan "riyazet" (nefsi terbiye etme) gibi pratiklerin yanı sıra alkolden uzak durma gibi ortak ahlaki normlar, İslam'ın öğretileriyle paralellik gösteriyordu. Bu durum avam nazarında dinler arasındaki pratik farkları önemsizleştirerek, "İslam ile Hinduizm arasında ne fark var ki?" algısını güçlendirmiştir.
• Ortak Giyim Kuşam: Özellikle kadın kıyafetlerindeki benzerlik, toplumlar arasındaki görsel ayrımı da belli ölçüde ortadan kaldırmıştı. Dış görünüşte dahi bir farklılığın kalmaması, kimliklerin birbirine karışmasını hızlandıran kritik bir faktör olmuştu.
b) Karşılaştırmalı Analiz
O dönem Müslümanlar için Hindistan'daki durumun vahametini anlamak için, aynı dönemdeki Müslüman-Yahudi ilişkileriyle bir karşılaştırma yapmak aydınlatıcı olacaktır. Yahudi ve Müslüman toplumları arasında cemaatle ibadet, benzer giyim tarzları ve katı dini kurallar gibi pek çok ortak nokta bulunmasına rağmen, kimlik sınırları genellikle keskin kalmıştır. Bunun temel sebebi, benzerliklerin içinde dahi var olan keskin farklılıklardır diyebiliriz. İki dinin pratiklerinde benzeşen noktalarla beraber birbirini dışlayan çok şey de vardır.
Örneğin bazı fakihler, gayrimüslimlere has dinî sembolleri takmanın haram ve niyete göre küfre götürebilecek bir benzemek olduğunu söylemişlerdir. Bir Müslümanın Yahudilere özgü belirli bir şapkayı giymesi basit bir kültürel taklit değil, doğrudan "küfür" olarak görülmüştür. Bu tür net yasaklar iki kimlik arasında geçilmez sınırlar inşa ederken, Hindistan'daki sosyal birliktelik çok daha derindi. Bunun bir diğer sebebi de Hindistan’da Müslümanları teolojik olarak "teyakkuzda" tutacak ortak referans noktalarının eksikliğidir. Hristiyanlıkla olan ilişkide Hz. İsa gibi ortak fakat farklı yorumlanan bir figür sürekli bir teolojik sınır hattı çizerken, Hinduizm'de avamın bu türden bir referansla uyanık kalmasını sağlayacak ortak peygamberlerin olmayışı karışmayı kolaylaştırmıştır.
Toplumsal tabanda kendiliğinden gelişen bu kültürel erime, Babür İmparatoru Ekber Şah'ın bilinçli siyasi hamleleriyle kurumsal bir devlet politikasına dönüşerek, İslam kimliği için doğrudan ve acil bir tehdit hâlini almıştı.
Krizin Katalizörü: Ekber Şah'ın Senkretik Din Politikaları
Hindistan'da zaten mevcut olan kültürel yakınlaşma ve kimliksel belirsizlik, Ekber Şah'ın bilinçli ve stratejik siyasi projesiyle kurumsallaşmış bir asimilasyon tehdidine dönüştü. Bu hadise siyasi gücün toplumsal eğilimleri kullanarak dini kimlikleri yeniden şekillendirme veya ortadan kaldırma potansiyelini açıkça göstermektedir.
Ekber Şah'ın politikası basit bir dini hoşgörü arayışının çok ötesinde, devlet eliyle yürütülen hegemonik bir senkretizm[4] projesiydi. Bu politika pek çok Müslüman alime göre kültürel asimilasyonu devlet gücüyle hızlandıran stratejik bir hamleydi. Bu proje (Din-i İlâhi)[5] mevcut dinlerin varlığını kabul edip aralarında uyum sağlamayı değil, her iki kimliği de ortadan kaldırarak devletin kontrolünde yeni ve melez bir kimlik yaratmayı hedefliyordu. Dolayısıyla bu politika, kültürel asimilasyonu devlet gücüyle hızlandıran ve meşrulaştıran stratejik bir katalizör görevi görmüştür.
Ekber Şah'ın projesi, soyut bir fikir olarak kalmamış, Hindistan topraklarında zaten var olan İslamla diğer dini birleştirme temayülü üzerine inşa edilmiştir. Bölgede ortaya çıkan Sih dini [6] veya daha sonraki Ahmedilik [7] gibi farklı geleneklerden unsurlar taşıyan yeni dini hareketler bu toplumsal eğilimin işaretleridir. Siyasi irade tabanda var olan bu akışkanlığı ve kimlik belirsizliğini kendi projesi için verimli bir zemin olarak kullanmıştır. Bu durum bir yandan politikanın halk nezdinde daha kolay kabul görmesine olanak tanımış, diğer yandan ise Müslüman kimliğinin tamamen eriyip gitme riskini hiç olmadığı kadar artırmıştır.
Devlet tarafından desteklenen bu resmi asimilasyon politikası ve toplumsal baskı karşısında, Müslüman kimliğini muhafaza etmek için reaktif ve ödünsüz bir karşı stratejinin geliştirilmesi kaçınılmaz hâle gelmiştir. Bu noktada İmam Rabbani'nin entelektüel ve manevi liderliği devreye girmiştir.
İmam Rabbani'nin Stratejik Karşı Hamlesi: "Şiddetli Katılık" Doktrini
İmam Rabbani'nin (ra) benimsediği ve sıklıkla yanlış anlaşılan "şiddetli katılık" tavrının keyfi bir tutuculuk olmadığını belirtmemiz gerekir. Bu duruş dönemin benzersiz asimilasyon tehdidine karşı geliştirilmiş bilinçli, rasyonel ve o koşullar altında zorunlu görülebilecek bir kendi benliğini koruma stratejisidir.
İmam Rabbani'nin sosyal demarkasyon stratejisi[8], iki din arasındaki birbiriyle karıştırılabilecek en küçük noktaları dahi netleştirerek, İslam'a özgü sembol ve ritüelleri ödünsüz bir şekilde vurgulamaya ve yaşamaya dayanıyordu. Bu radikal farklılaşma taktiğinin temel amacı Hinduizm ile İslam arasına net, görünür ve aşılması zor sınırlar çizmektir. Bu kapsamda, İslam kimliğini görünür kılan, ayırt edici kamusal semboller ve ritüeller olan şeairin [9] (örneğin bayram kutlamaları, özel giyim tarzları vb.) titizlikle uygulanması çok önemseniyordu. İmam Rabbani (ra) teolojik soyutlamalardan ziyade, gündelik hayattaki somut pratikler üzerinden kimliği yeniden inşa etmeyi hedeflemiştir.
Bu sert yaklaşımın temel gerekçesi hedef kitlenin sosyo-psikolojik durumuydu. Bu strateji öncelikle karmaşık ve ulvi kavramlara açık olmayan avamı, yani sıradan halkı korumayı amaçlıyordu. Dil, kültür ve yaşam tarzının neredeyse tamamen birleştiği bir ortamda avamın dinini kurtaracak başka bir şey yoktu. Soyut teolojik tartışmaların ve ulvi kavramların kimliksel bir sınır çizme işlevi görmesinin imkansızlığı karşısında İmam Rabbani'nin stratejisi, avamın gündelik hayatta algılayabileceği tek geçerli düzleme, somut ve gözle görülür pratiklere odaklanıyordu.
İmam Rabbani’nin katı tutumu sadece Hinduizm’le aradaki sınırları kalınlaştırmaya dönük bir sosyal refleks değildi. O aynı zamanda tasavvufun içine sızmış bid’atlere, şeriattan kopuk seyr u süluk[10] anlayışlarına ve vahdet-i vücudun yanlış yorumlarına karşı da sahih bir Sünnî çizgi inşa etmeye çalışıyordu .[11] Yani onun müceddidlik misyonu hem dışarıdaki asimilasyona, hem de içerideki çözülmeye karşı çift yönlü bir mücadele içeriyordu.
Akışkan Bir Ortamda Kimliği Muhafaza Etmek
İmam Rabbani'nin yaklaşımı hedefi açısından değerlendirildiğinde ciddi bir başarı olarak kabul edilmelidir. Onun amacı elit bir entelektüel tartışma yaratmak değil, Hindistan'daki Müslüman avamın dinî kimliğini pratik düzeyde korumaktı. Bu tutum kimliksel belirsizlik ortamında sosyo-teolojik bir referans noktası (anchor point)[12] işlevi görmüştür. Her şeyin birbirine karıştığı bir ortamda halkın tutunabileceği bu somut sınırlar toplumsal çözülmeyi engellemiş ve Müslüman kimliğinin Hindistan'daki varlığını sürdürmesine zemin hazırlamıştır.
Özetle; İmam Rabbani Hazretleri’nin "şiddetli katılığı" keyfi bir radikallik değil, dönemin olağanüstü "kimliksel porozite" koşullarına ve devlet destekli asimilasyon politikasına verilmiş rasyonel ve stratejik bir yanıttır. Onun bu dönemdeki çalışmaları bir kimliğin varlığını sürdürebilmesi için, onu diğerlerinden ayıran kültürel, sosyal ve ritüelistik özelliklerin ne kadar hayati olduğunu gösteren tarihsel bir ders niteliğindedir. Sınırlar belirsizleştiğinde, kimlik de buharlaşma tehlikesiyle karşı karşıya kalır.
Bu kimlik mücadelesi çok derin ve uzun soluklu oldu. Bu kimlik gerilimi özellikle modern döneme gelindiğinde, Hindistan–Pakistan ayrımına uzanan tarihsel süreçte sürekli farklı formlarda kendini gösterdi. İmam Rabbani'nin yüzlerce yıl önce attığı adımlar kendi dönemindeki krize müdahale etmekle kalmamış, aynı zamanda Güney Asya'daki Müslüman kimliğinin sonraki asırlarda da korunmasına büyük katkı sağlamıştır.
Dipnotlar
[1] İmam Rabbani: Asıl adı Ahmed Sirhindî’dir (k.s). Hicri ikinci bin yılın yenileyicisi anlamında "Müceddid-i Elf-i Sânî" unvanıyla anılır. En meşhur eseri Mektûbât’tır.
[2] Asimptotik: Matematiksel bir terimdir; bir eğrinin bir doğruya sonsuza kadar yaklaşması ama asla tam olarak değmemesi/kesişmemesi anlamına gelir. Metinde, iki toplumun tehlikeli derecede birbirine benzeyip neredeyse iç içe geçmesini ifade eder.
[3] Kimliksel Porozite (Geçirgenlik): Bir maddenin (örneğin süngerin) dışarıdaki sıvıyı içine çekebilmesi gibi, bir kimliğin veya kültürün de dış etkilere karşı savunmasız kalıp yabancı unsurları bünyesine alması durumu.
[4] Senkretizm: Farklı dinlerin, inançların veya felsefelerin karıştırılarak ortaya yeni, melez bir inanç sisteminin çıkarılması.
[5] Dîn-i İlâhî: Babür İmparatoru Ekber Şah’ın 1582’de ilan ettiği, İslam, Hinduizm, Zerdüştlük ve Hıristiyanlık unsurlarını birleştirerek oluşturduğu senkretik (bağdaştırmacı) inanç sistemi. Ulema tarafından İslam dışı görülmüştür.
[6] Sih Dini: 15. yüzyıl sonlarında Guru Nanak tarafından kurulan, İslam’ın tek tanrı inancı ile Hinduizm’in reenkarnasyon inancından izler taşıyan özgün dini hareket.
[7] Ahmedilik: 19. yüzyıl sonlarında Hindistan’da Mirza Gulam Ahmed tarafından kurulan, Ehl-i Sünnet alimlerince İslam dışı kabul edilen, buna karşılık kendilerini Müslüman olarak tanımlayan bir hareket. Çok daha geç ve farklı bir bağlamın ürünü olmakla birlikte, benzer bir melez kimlik tartışmasını gündeme getirmiştir.
[8] Sosyal Demarkasyon: Toplumlar veya gruplar arasına belirgin bir sınır çizgisi çekme, sınırları netleştirme işlemi.
[9] Şeair: İslam dininin sembolü haline gelmiş, görüldüğünde İslam’ı hatırlatan ibadet ve adetler (Ezan, kurban, tesettür vb.).
[10] Seyr u Süluk: Tasavvufta bir mürşidin gözetiminde manevi mertebeleri aşarak Allah’a ulaşmak için çıkılan manevi yolculuk ve eğitim süreci.
[11] Vahdet-i Şuhûd: İmam Rabbani "Her şey O'dur." (Vahdet-i Vücud) anlayışının Hindu panteizmine kapı araladığını görmüş; yerine "Her şey O'ndandır." (Vahdet-i Şuhûd) ilkesini savunarak Yaratıcı ile yaratılan sınırını netleştirmiştir.
[12] Referans Noktası (Anchor Point): Çapa noktası. Gemiyi sabitleyen nokta gibi, insanın inancını ve kimliğini kaydırmadan sabit tutan temel değer veya dayanak.
