8 dk.
15 Şubat 2026
Hakiki Türklerde Zulüm Damarı Yok mudur?-gorsel
Youtube Banner

Hakiki Türklerde Zulüm Damarı Yok mudur?

Soru: Bediüzzaman Said Nursi'nin “...hakiki Türklerde zulmetmek damarı yoktur...” sözünü nasıl anlamalıyız? Bu bir alegori mi, yoksa reel bir mana mı kastediliyor? (1)

 

Kısa Cevap: Bu ifade literal anlamda değişmez bir hakikat olarak okunamaz. Çünkü zulmetmek ya da zulmetmemek kişinin ırkî/genetik koduna veya salt gördüğü eğitime indirgenebilecek bir mesele değildir, esasen irade ile ilgilidir. Nitekim Ebu Leheb ile Efendimiz (sas) aynı soy havzasında, çok yakın genetik benzerliklerde bulunabilir; buna rağmen biri hidayetin zirvesi diğeri zulmün ve inkârın sembolü olmuştur. Keza Hz. Nuh’un (as) oğlu da peygamber hanesinde yetiştiği hâlde zalimlerdendir.(2) Bu örnekler, zulüm damarı gibi ifadelerin biyolojik/etnik determinizm şeklinde değil, başka bir düzlemde anlaşılması gerektiğini gösterir.

 

Giriş: Bediüzzaman’ın Yeni Said döneminde, oturup bir mevzuyu baştan sona sistematik biçimde kaleme aldığı yahut dikte ettirdiği eser sayısı görece azdır. Bu dönemdeki metinlerin büyük kısmı mektubat, sorulara verilen cevaplar, lahika mektupları gibi esas itibariyle o an cereyan eden bir iletişimden doğmuştur.(3)

 

Bu formun belirgin bir avantajı vardır: Metinler çoğu zaman fıtrî, canlı ve hâle tam uygun bir dil taşır; muhatabın ihtiyacına göre şekillenir. Fakat aynı özellik bazı riskleri de beraberinde getirir: Yer yer ifade keskinleşebilir, bağlamın yüküyle genellemeler ortaya çıkabilir; hatta kimi cümleler umumi ilkelerle yüzeyde çelişiyor gibi görünebilir. Bu sebeple bazı okurlar bu tür pasajları pragmatik/oportünist bir tonla değerlendirmeye yönelebilir. Oysa çoğu zaman mesele metnin maksadı ile bağlamı birlikte gözetilmeden yapılan okumadır.

 

1-) Bu ifade ihbar için değil, ikna içindir.
Bu cümle bir hakikati soğukkanlı biçimde bildirmekten ziyade, muhatabı belirli bir ahlâkî yöne çekmek maksadı taşır. Yani niyet “Türkler böyledir.” diye öğretici bir tespit yapmak değil; “Zulmetmeyin!” çağrısını, muhatabın aidiyet duygusuna dokunan bir dille teşvik etmektir. Bu açıdan cümle bir etnisite raporu değil, bir irşad üslûbu olarak okunmalıdır. Bu ifadeler tarihindeki kahramanlarla ve maneviyat büyükleriyle gurur duyan bir millete, "O gurur duyduğunuz büyükleriniz (hakiki Türkler), zulme tenezzül edecek kimseler değildi." diyerek insaf sahibi insanları doğru yola iletme çabası olarak görülebilir.

 

2-) Pozitif bir gözlem değil, normatif bir teklif…
Bediüzzaman burada olanı tarif eden pozitif bir önerme kurmuyor, olması gerekeni ima eden normatif bir çerçeve sunuyor.(4) Yani cümlenin yükü, “Türkler zulmetmez.” gibi test edilebilir bir genelleme olmaktan ziyade, “Türklük iddiası taşıyan, kişi zulme yanaşmamalı; zulüm bu iddiayla bağdaşmaz.” şeklinde bir tavsiye ve etik ideal taşır. Böyle okununca, cümlenin maksadı daha anlaşılır hâle gelir.

 

3-) “Hakiki Türkler” ifadesinin problemli oluşu:
Burada asıl düğüm hakiki sıfatının açtığı kapıdadır. “Hakiki Türk” ifadesi ilk bakışta anlamlı bir ayrım gibi görünse de, yakından bakıldığında ciddi bir belirsizlik üretir.
 

i) No True Scotsman (Gerçek İskoç) denilen hatasına kapı aralar.(5)

Kişinin hoşumuza gitmeyen davranışını, tanımı yeniden yazarak dışarı atma imkânı doğar. Mantık şöyle işler:

 “Gerçek Türk askerdir.”
 “Ama Bülent askerlik yapmak istemiyo

“O hâlde Bülent gerçek Türk değil.”

Bu tarz bir akıl yürütme tanımı sabitlemek yerine, her itiraza göre değiştirir. Sonuçta “hakiki Türk” kavramı ölçü veren bir                     terim olmaktan çıkar, istenmeyeni dışlayan elastik bir etikete dönüşür.

 

ii) “Hakiki Türk”ün tanımı muğlaktır; sınırı nerede başlar, nerede biter?
“Orta Asya’dan gelenler” denirse Anadolu’daki Türkçe konuşan nüfusun genetik bileşenleri karmaşıktır; sık dile getirilen                      bazı araştırma bulgularına göre Orta Asya kökenli genetik katkı çoğu zaman sınırlı oranlarda zikredilir. Bu durumda                                  hakikilik iddiasını soy çizgisine bağlamak, kavramı daha da problemli hâle getirir. Üstelik mesele sadece etnik kökenle de                    bitmez: Pratikte “Türk” denince çoğu kişi istemeden de olsa kültür ve din üzerinden bir eleme yapar; hatta “Müslüman                            olmayan Türkleri Türk saymama” gibi yaklaşımlar da görülebilir. Bu ise “hakiki Türk” kavramını bir taraftan etnisiteye, öte                    taraftan dine ve kültüre bağlayan fakat bunların hiçbirini net biçimde tarif edemeyen bulanık bir alana taşır.

 

Bu hususlar cümlenin literal bir iddia olarak değil, bağlamı içinde muhatabı zulümden uzaklaştırmaya dönük bir retorik ve ahlâkî telkin olarak anlaşılmasının daha tutarlı olduğunu gösterir.

 

İşin aslına gelince…
Bu tür ifadeleri doğuran zemini, sadece metnin içinden değil; metnin yazıldığı dönemin yüksek tansiyonlu tarihî atmosferinden okumak gerekir. Zira o yıllar hem sahada hem zihinlerde “aidiyet” fikrini keskinleştiren, insanları kolayca kimlik üzerinden saf tutmaya iten yıllardı. Dönemin şartlarını (bağlamı) göz önünde bulundurmadan yapılan yorumlar eksik kalacaktır.

 

1-) Savaşın gölgesi: şiddetli çatışmalar ve karşılıklı zulümler:
Birinci Dünya Savaşı yıllarında ve hemen civarında Rum, Bulgar, Ermeni, Rus ve başka unsurlarla yaşanan sert çatışmalar, cephe gerisi baskınlar, göçler, mukateleler ve yer yer zulüm örnekleri toplumun hafızasında derin izler bıraktı. Böyle dönemlerde dil de sertleşir, insanlar yaşanan acıları anlamlandırmak için kimi zaman “biz” ile “onlar” arasına daha kalın çizgiler çekmeye meyleder. Zulüm meselesi de bu sertleşmiş iklimde çoğu kez aidiyet üzerinden konuşulur hâle gelir.

 

2-) Tehcir yılları ve “hayatta kalma” stratejileri:
1915 tehciri gibi sarsıcı süreçlerde, yalnızca canını kurtarmak için dışarıdan Müslüman görünüp kimliğini gizlemeye çalışan Ermeni ve Rumların varlığı dönemin şartlarını anlayabilmemiz için bize ipuçları sunar.

 

3-) Yükselen milliyetçilik ve yeni devletin teşvik ettiği iklim:
Aynı yıllarda yükselen milliyetçilik dalgası yeni Türk Devleti’nin teşvik ve tahkim ettiği bir ideolojik çerçeveyle birleşince, “aslen Türk olmak” meselesi basit bir aidiyet beyanı olmaktan çıkarak duygusal bir gerilim hattına dönüştü. Kimlik artık sadece “kimin kim olduğu” değil aynı zamanda “kimin makbul olduğu” meselesi hâline geliyordu. Böyle bir ortamda “hakiki Türk” gibi formüller hakikat tespiti olmaktan ziyade, bir tür toplumsal telkin ve “makbul davranış” çağrısı işlevi görebiliyordu.

 

4-) Bediüzzaman Said Nursi'nin konumu: Hedef alınan köken ve telkinin muhatabı:
Bediüzzaman’ın Kürt asıllı oluşunun aleyhine kullanılmaya çalışıldığı bir vasatta, onun böyle bir sözle aslında “Türkçülük iddiası taşıyan resmî çevrelere” dönük bir ahlâkî hatırlatma yapmak istemesi anlaşılır bir ihtimaldir.

 

5-) Subjektif bir yorum: 
O devirde mazlumların korkuyla kimliğini gizlemesi anlaşılabilir bir hâl olduğu gibi, zalimlerin de bazen maske takması mümkündür. Objektif olmamakla beraber Bediüzzaman kendisine zulmeden birkaç kişinin kimliğini gizleyen farklı milletten/dinden kimseler olduğunu kerameten anlamış olabilir. Bu cümleyi de geniş, değişmez bir genelleme için değil; dar bir bağlamda o somut tecrübelerin tesiriyle söylemiş olabilir. 

 

Dipnotlar
1-) Benzer ifadeler ve bağlam için bkz: Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası-II, Envar Neşriyat, s. 176; Şualar, 14. Şua. Bediüzzaman bu metinlerde, kendisine yöneltilen "Kürtçülük" ithamlarına karşılık, Türk milletinin İslam'a hizmetini överek "hakiki" Türklerin dindar ve adil olması gerektiğini savunur.

2-) İlgili kıssalar için bkz: Kur'an-ı Kerim, Tebbet Suresi (Ebu Leheb) ve Hud Suresi, 42-46. ayetler (Hz. Nuh’un oğlu).

3-) Yeni Said dönemi eserlerinin karakteristiği ve mektup formu üzerine sosyolojik bir analiz için bkz: Şerif Mardin, Bediüzzaman Said Nursi Olayı: Modern Türkiye'de Din ve Toplumsal Değişim, İletişim Yayınları.

4-) Felsefede Olan (Is) ve Olması Gereken (Ought) arasındaki bu ayrım, David Hume'un meşhur Hume Yasası (Is-Ought Problem) olarak bilinir. Metin Bediüzzaman Said Nursi'nin ifadesini bir durum tespiti (is) değil, bir ahlaki gereklilik (ought) olarak okumayı önerir.

5-) "No True Scotsman" (Gerçek İskoçyalı) safsatası, ilk kez filozof Antony Flew tarafından Thinking About Thinking (1975) adlı eserinde tanımlanmıştır. Bir grubun üyesinin yaptığı kötü eylemden sonra "Gerçek bir X bunu yapmaz." diyerek grubun tanımını anlık olarak değiştirip sorumluluktan kaçma hatasını ifade eder.

6-) Anadolu'nun genetik yapısının homojen bir Orta Asya kökeninden ziyade, yerli Anadolu halkları ile Orta Asya'dan gelen göçlerin bir sentezi olduğu bilimsel çalışmalardan anlaşılmaktadır. Genetik araştırmalar Orta Asya kaynaklı genetik katkının oranını %10-15 ila %30 bandında (çalışılan belirteçlere göre) göstermekte; baskın unsurun yerel Akdeniz/Anadolu havuzu olduğunu vurgulamaktadır. Bkz: Cinnioğlu, C., et al. (2004). "Excavating Y-chromosome haplotype strata in Anatolia." Human Genetics, 114(2); Hodoğlugil, U., & Mahley, R. W. (2012). "Turkish Population Structure and Genetic Ancestry." Annals of Human Genetics, 76(2).