


Halid bin Velid ve Malik bin Nüveyre Hadisesi: Tarihi ve İnsani Bir Bakış | Tek Parça
Soru: Halid bin Velid ve Malik bin Nüveyre arasındaki olayın aslı nedir? Hz. Ömer’in kısas teklifi niçin kabul edilmedi? Malik bin Nüveyre'nin öldürüldüğü gün, Hz. Halid’in onun dul eşini kendisine alması doğru mu? Böyle bir şey yapmasına karşın kendisinin komutanlıktan azledilmemesi yanlış bir tutum değil mi?
Cevap: İslam tarihinin ilk dönemlerine ışık tutan tarihi kaynaklar ne yazık ki modern tarihçiliğin analitik süzgecinden geçmediği gibi hadis usulü ilminin kriterlerine de yeterince tabi tutulmuş değildir. Bu metinler genellikle doğru ile yanlışın bir arada bulunduğu, senet ve metin tahlilinin geri planda kaldığı, eleştirel bir tarihsel yöntemin uygulanmadığı; rivayetlerin depolandığı veri bankaları gibidir. O döneme ait yeterli eleştirel tarihçiliğin yapılmadığını, o rivayetlerin en azından hadis usulü ilminin tenkit kriterlerine göre de değerlendirilmediğini söylemek zorundayız.
İslam tarihinin özellikle siyasi boyutunu yazan tarihçiler duygusal yoğunluğun zirvede olduğu dönemlerde yetişmiş, eserlerini de bu dönemlerde yazmış insanlardır. Böyle zaman dilimlerinde kutuplaşmanın bir tarafı olmayıp tarihi hakikatleri olduğu gibi tespit ederek yansıtmak kolay bir iş değildir. Günümüzde bile “tarih”, pozitif bilimler seviyesinde objektif bir bilim dalı olmaktan uzaktır. Tarihin, sosyal bilimlerin temeli olmasına rağmen tarih yazıcılığının nesnel olamayacağı genel kabul görmüş bir düşüncedir. Çünkü tarihi olayları aktaran tarihçilerin kendi dünya görüşleri ve bilgi birikimlerinin dışına çıkmaları, meselelere uzaktan ve objektif bir şekilde bakabilmeleri, yaşadıkları dönemin siyasal, toplumsal vb. gelişmelerinden etkilenmemeleri pek mümkün görülmemiştir.
İslam tarihini kaydeden ve aktaran tarihçiler için de durum aynıdır. Örneğin İbn İshak, rivayetleri seçerken yeterince titiz davranmaz. Bu nedenle bazı hadis alimleri tarafından zayıf rivayetleri kitabına almakla eleştirilir. Yine Vâkıdî, en çok eleştirilen isimlerden biri olmuş, Ahmed bin Hanbel tarafından güvenilmez/zayıf kabul edilmiştir. Modern araştırmacılar tarafından da olayları dramatize ettiği, rakamları abarttığı tespit edilmiştir. İbn Sa’d, hocası Vakıdi’den daha dengeli ve güvenilir kabul edilse de biyografilerinde anlattığı şahısları fazlaca idealize etme eğiliminde olduğu söylenir. Belâzurî, Abbasi sarayı çevresine yakınlığı nedeniyle Abbasilerin resmi devlet ideolojisinin dışına çıkamamakla eleştirilir. Ancak rivayetleri nispeten seçicidir ve bu nedenle daha güvenilir kabul edilir. Taberî ise eserlerine zayıf/sağlam, uydurma/sahih her türlü rivayeti almış, hiçbir eleme yapmamış, bunu da zaten kendisi açıkça belirtmiştir. Hatta çelişkili rivayetleri bile yan yana verdiği olmuştur. Tarihi hadiselere en eleştirel ve objektif yaklaşan isim olan İbn Haldun dahi bazı konularda aşırı genellemelerde bulunmuş, bedevi/hadari ayrımı gibi konularda da indirgemeci kalmıştır.
Bunları anlatmamızın nedeni şudur: İslam tarihini okuduğumuz kaynakların içinde kusursuz olanı yoktur. O günün şartlarında farklı rivayetleri kaybolmaması adına bir araya koymanın pozitif neticeleri olabileceği ifade edilebilir. Bugün için yapılması gerekense bu kaynakları içlerinde sahih rivayetlerin bulunduğu hadis kitapları gibi değil, çeşitli metodolojik sorunları bulunan eserler olarak kabul etmek, bilimsel veya bilimsel yönteme en yakın olabilecek çeşitli yöntemlerle ve disiplinler arası yaklaşımlarla bu eserleri yeniden ele almaktır.
Evet, İslam tarihinin çeşitli dönemlerinin kaleme alındığı kritik zamanlarda tarihsel hakikatler sıklıkla mezhep taassuplarının gölgesinde kalmıştır. Özellikle sonraki dönem Şii tarihçilerin bazılarının bilhassa da Fars coğrafyasında kılıç sallamış, İran’ın Müslümanlar tarafından fethi süreçlerinde rol oynamış önemli isimleri (Hz. Halid, Hz. Sad bin Ebi Vakkas vb.) itibarsızlaştırma amacı taşıyan zayıf veya problemli rivayetlerin dolaşıma girdiği görülmektedir. Bu asılsız rivayetlere karşı sünni yazarların da abes yorumlarla ve aşırı savunmacı yaklaşımlarla mukabelede bulunmasıyla nesnel akla ve mantığa yer kalmadığı söylenebilir.
Diğer yandan; bu gibi olayların anlaşılmasını zorlaştıran önemli bir nokta, insanoğlunun çocuksu bir saflıkla kusursuz kahramanlar arama eğilimidir. Bir insan aynı anda hem yenilmez bir savaşçı hem ince ruhlu bir aşık hem mutlak adil bir idareci hem de sonsuz merhamet sahibi bir süper figür olamaz. Ayrıca halkın maslahatını gözeterek onlar için en faydalı olanı anlatmaya çalışan vaizlerimiz, yazarlarımız belli dönemlerde hiçbir fazilet tabakası kabul etmeden bütün sahabileri en idealize edilmiş yönleriyle anlatmışlardır. Bunun neticesi olarak insanlar sahabenin insani yönlerine dair bazı realitelerle karşılaşınca, zihinlerinde oluşturdukları sahabi algısına uymayan rivayetler duyduklarında bunu kabullenmekte zorlanabilmektedirler. Oysa sahabe de insandır. Din konusunda dürüst ve adil olsalar da, Allah ve Rasulüne bağlılıkları kendilerinden sonra gelen nesillerin tümünden daha yüksek olsa da; saygının, itibarın ve övgünün en güzellerine layık olsalar da sahabe de insandır.
Diğer yandan mizaç ve kişilik bir realitedir. İnsanın artıları daima eksileriyle beraber var olur. Bir insan aynı anda Hz. Ömer’in adaleti en net bir şekilde sağlayan sertliğine ve Hz. Osman’ın herkese kendini sevdiren diyalog insanı vasfına sahip olamaz. Bu şu demektir: Beğendiğimiz her vasıfla beraber bir dezavantaj da olacaktır. Çok okuyup yazan bir akademisyen, ideal anlamda insanların önüne düşen bir aksiyon insanı olamayacaktır. İyi bir komutan çoğunlukla kötü bir sivil idareci olacaktır. Örnekler çoğaltılabilir.
Bu genel prensipleri ifade ettikten sonra sorunun kendisine gelelim:
Günümüzde, bu insani zaafları suiistimal ederek ve dönemsel vakaları bağlamından kopararak inanç zeminini sarsmak ve zihinleri bulandırmak isteyen bazı yaklaşımlar mevcuttur. Diyelim ki Halid bin Velid bir hadisede tamamen haksız olsun, ne fark eder ki? Tarihte isimleri bilinen on binden fazla sahabenin her adımının mutlak bir kusursuzluk içinde olmasını beklemek eşyanın tabiatına aykırıdır.
Halid bin Velid figürünü sahabi kimliği üzerinden okumamız önemli olduğu gibi mizaç realitesi üzerinden okumak da elzemdir. O eşsiz bir askeri deha olmakla birlikte, fıtraten son derece sert ve tavizsiz bir yapıya sahiptir. Günümüzün elit vurucu timleri veya özel kuvvetler komutanları gibi, en ufak bir muhalefete müsamaha göstermeyen, düşman direnişini kesin bir şiddetle kırmayı hedefleyen ve mutlak itaat bekleyen bir askerdir. O, bir ilim veya diyalog insanı değil; kılıcın ve harp meydanının adamıdır. Nitekim bu sert mizacı, daha Hz. Peygamber (sas) hayattayken Beni Cezime kabilesi üzerine yapılan bir seferde kendini göstermiştir. Kabile mensupları Müslüman olduklarını ifade için “Eslemnâ” (Teslim olduk, Müslüman olduk) demek yerine “Sabe’nâ” (Din değiştirdik) tabirini kullanmayı tercih etmişlerdir. Hz. Halid’in de buna dayanarak bu kabilenin Müslüman olmadığı kanaatine vardığı ve bazılarını öldürttüğü, devamında yanında bulunan sahabenin buna engel olduğu rivayet edilir.[1] Durum Efendimiz’e (sas) intikal ettiğinde Şefkat Güneşi (sas) “Allah’ım! Halid’in bu yaptıklarından uzağım!” diyerek olayı tasvip etmediğini belirtmiş, öldürülen insanların diyetini bizzat ödemiş ancak Hz. Halid’i de komutanlık görevinden almamıştır.
Bu noktada unutulmaması gereken bir nokta da İslam hukukunun ve dinin getirdiği güzel ahlakın bir anda temerküz etmediğidir. Hukuk dinamik bir disiplin olarak karşılaşılan olaylara göre verilen emir ve yasaklarla gelişmiştir. İçki yasağı gelmeden önce bir kimseyi içki içmesinden dolayı günahkâr görüp kınamanın doğru olmayacağı gibi, bu tarz hadiselerde de belli emir ve yasaklar gelmeden önceki tutumların kişinin geçmişte görüp-bildikleri ekseninde olacağı unutulmamalıdır.
Malik bin Nüveyre Hadisesi
Malik bin Nüveyre hadisesi de tam olarak Hz. Halid’in mizacı ve dönemin kaotik şartları ekseninde okunmalıdır.
Olayı kısaca hatırlayalım: Malik bin Nüveyre, Beni Temim kabilesine bağlı Beni Yerbu kolunun reisidir. Efendimiz’in (sas) vefatından kısa bir süre önce Medine’ye gelerek İslam’ı kabul etmiş ve kendi kabilesine zekat memuru olarak atanmıştır. Görevi, kendi kabilesinden zekat mallarını toplayıp Medine’ye teslim etmektir. Ancak Efendimiz’in (sas) vefatından sonra bazı kabile reisleri gibi o da Hz. Ebu Bekir’e biat etmediğini belirtmiş, bir çeşit bağımsızlık ilan etmiş ve kendi bölgesinden topladığı zekâtları yahut vergileri Medine’ye göndermeyerek kabile halkına paylaştırmıştır. Hatta Medine’ye bağlı kalmaya devam edip zekâtlarını yahut vergilerini Medine’ye götürmek isteyenlere de engel olmuştur. Bu tutum o dönemde Medine tarafından isyan veya savaş ilanı şeklinde yorumlanabilecek bir mahiyet taşımaktadır.
Malik diğer yandan kadın yalancı peygamber Secâh ile de iş birliği yapmış veya ona engel olabilecekken bilerek olmamış ve böylece Medine İslam devleti açısından tehlike oluşturacak bir silahlı güç meydana getirmiştir.
Diğer yandan Malik bin Nüveyre iyi bir şairdir. Bu dönemde söylediği bazı şiirlerde başarılı olduğu takdirde böyle davranmaya devam edeceğini, zorda kalırsa da teslim olup kendisini kurtaracağını ifade etmiştir.
Bu olaylar yaşanırken Allah Rasulü’nün halifesi Hz. Ebu Bekir (ra), Halid bin Velid’i (ra) yalancı peygamberlerle isyancılara karşı tam yetkiyle görevlendirmiştir. Hz. Halid de gittiği her yeri kontrol altına alarak ilerlemiştir. O dönemde pek çok sahabenin bu savaşlar esnasında isyancılar tarafından şehit edildiğini, ortamın kanlı ve son derece gergin olduğunu da unutmamak gerekir.
Hicretin 11. yılında (Miladi 632) Hz. Halid ve ordusu Beni Temim kabilesine ulaşmıştır. Kabilenin bütün kolları direnmeden Hz. Halid’in güçlerine teslim olmuşlardır. Hz. Halid’in müfrezelerinden biri de Malik ve beraberindeki 11 kişiyi yakalayarak teslim almıştır.
Malik’i yakalayan Müslüman askerler onun mürted olup olmadığı konusunda görüş ayrılığına düştüler. İçlerinden bir grup Malik ve arkadaşlarının teslim olduklarında Müslümanlarla birlikte ezan okuyup namaz kıldıklarını söyleyerek öldürülmemeleri gerektiğini savundu. Diğer bir grup ise onların ezan okumadıklarını, Müslüman da olmadıklarını, bu yüzden erkeklerinin öldürülüp kadın ve çocuklarının esir alınması gerektiğini söylediler.
Ezan ve namaz o süreçte Hz. Halid’in geçtiği yerlerdeki insanların Müslüman olup olmadıklarını veya İslam’ı terk edip etmediklerini tespit etme yöntemidir. Değilse bir grup yahut kabile sırf ezan okumadı veya namaz kılmadılar diye öldürülmüş değildir. Bu yöntem de Allah Rasulü’nden miras kalmıştır. Buna göre dinden dönme veya isyan (o dönemde pratikte çoğu zaman iç içe geçmiş şekilde değerlendiriliriyordu) nedeniyle bir kabilenin üzerine gönderilen bir Müslüman askeri birliği o kabileyle karşılaşmadan önce onları uzaktan bir süre takip eder, bu esnada o kabileden ezan sesi duyulur veya onların namaz kıldıkları görülürse Müslüman olduklarına, dinden dönmediklerine yani isyan etmediklerine hükmedilirdi. Hz. Halid’in müfrezeleri de Malik ve arkadaşlarının namaz kılıp kılmadıkları konusunda ihtilaf etmişlerdi.
Bir başka rivayete göre kabilenin müezzini Ebu el-Celal adında bir kişi o gün yoktu ve bu yüzden ezan okunmadı. Bir başka rivayete göre ise bir vahada Malik ve adamları Müslümanlara karşı silahlı direniş gösterdiler.[2] Bu rivayete göre içlerinde Malik’in de bulunduğu silahlı direnişçiler yakalanarak Hz. Halid’in huzuruna getirildi. Hz. Halid de onların öldürülmesi gerektiğine karar verdi ve Malik ile arkadaşları öldürüldü.
Hz. Halid’in ordusunda sahabi Ebu Katade (ra) de bulunuyordu. O, Malik’in kavminin namaz kıldığını ve bu nedenle mürted olmadıklarını iddia eden grup arasındaydı. Malik’in öldürülmesi kararına üzüldü ve Medine’ye dönerek Halife Hz. Ebu Bekir’e durumu anlattı. Hz. Halid de Medine’ye çağrıldı ve bizzat halife tarafından sorgulandı. Hz. Halid kendini savunurken Malik’i sorguladığı esnada onun söylediği bir ifade nedeniyle onun mürted olduğuna karar verdiğini söyledi. Hz. Halid, Malik’i sorgularken Malik, Peygamber Efendimiz’i (sas) kastederek “Sizin sahibiniz!” ifadesini kullanmıştır. Bu da Hz. Halid tarafından Malik’in Allah Rasulü’nü kendi sahibi veya arkadaşı/taraftarı olarak görmediği şeklinde yorumlanmıştır.
Diğer yandan Malik’e isnat edilen suçlar tarihçiler tarafından dört maddede özetlenir. Bunlar;
-Zekât mallarını geri dağıtması,
-İslam aleyhinde şiirler söylemesi,
-Yalancı peygamber Secah’ın çıkışına engel olmaması veya onunla iş birliği yapması,
-Efendimiz’den (sas) “Sahibiniz” diye bahsetmesi…
Bütün bunlar bir arada düşünüldüğünde Hz. Halid’in, Malik’i ortada hiçbir sebep yokken öldürdüğü iddiasının yanlışlığını açıkça görebiliriz. Evet, ortada Hz. Halid'in sert mizacının ve o günkü sisli isyan atmosferinin de etkisiyle hatalı bir içtihat, aceleci bir infaz kararı vardır ancak bu, kasten işlenmiş bir cinayet değil, bir savaş alanı ve kriz yönetimi hatasıdır. Nitekim Medine’deki sorgulama sonucunda Halife Hz. Ebu Bekir, Hz. Halid’in te’vil (içtihat) hatası yaptığına hükmetmiş, hatayı telafi etmek adına öldürülen Malik'in diyetini (kan parasını) devlet hazinesinden ödemiş ve esirleri serbest bırakmıştır. Diyet ödenmesi, ortada bir hatanın varlığının kabul edildiğinin kanıtıdır. Hz. Ömer'in, kısas uygulanması ve Halid'in görevden alınması yönündeki tekliflerine karşılık ise Hz. Ebu Bekir o meşhur tarihi cevabını vererek komutanını azletmemiştir: 'Allah’ın kafirler üzerine çektiği kılıcı ben kınına sokmam."
Hz. Halid’in, Malik’in Karısıyla Evlendiği İddiası
Bu meselede Malik’in öldürülmesi olayını ayrı, Hz. Halid’in, Malik’in karısıyla evlenmesi iddiasını ayrı ele almak gerekir. Çünkü bazı insanlar Hz. Halid’in, Malik’in karısını ele geçirmek için Malik’i öldürdüğünü iddia etmektedir. Şimdi bu iddiayı analiz edelim:
Hz. Halid’in, Malik’i karısını ele geçirmek için haksız yere öldürdüğü şeklinde ağır bir iddiayı sunanların güvenilir kanıtlar sunması gerekir. Ancak bu konuda bazı tarihçilerin sunabildikleri tek şey bazı parçalı ve kopuk ifadelerden ibarettir.
Malik bin Nüveyre olayıyla ilgili İslam tarihi kaynaklarında yapılan metin incelemesi sonucunda bu rivayetlerin iki kısma ayrıldığını görürüz:
- Malik’in karısından hiçbir şekilde söz etmeyen rivayetler,
- Malik'in karısının da adının geçtiği rivayetler.
Bu rivayetler ilgili kaynaklarda maalesef cerh ve ta’dil gibi sorgulama kriterlerine tabi tutularak anlatılmamıştır. Bazı tarihçiler bu sorgulamayı kısmî olarak yapmış olsalar da rivayetlerin yeterli bir eleştiri süzgecinden geçirilmediğini söyleyebiliriz.
Şimdi bu sorgulama kriterlerini ilgili kaynaklardaki rivayetlere tek tek uygulayalım:
Öncelikle Taberi’nin tarihi ve İbn Hacer’in İsabe isimli eseri gibi kaynaklarda Malik’in karısı hakkındaki rivayetlere bakalım. Taberi’nin tarihinde olay şu şekilde geçer: "Halid, Minhal'in kızı Ümmü Temim (Malik’in karısı) ile evlendi ve iddet (bekleme) süresi bitene kadar onu yalnız bıraktı."[3]
Taberi de ilgili rivayetlerin zinciri şu şekildedir:
Taberi ➔ Sari bin Yahya ➔ Şuayb bin İbrahim ➔ Seyf bin Ömer ➔ Sehl bin Yusuf ➔ Kasım bin Muhammed ve Amr bin Şuayb…
Bu isnad zinciri çeşitli açılardan sorunludur. Öncelikle zincirde yer alan isimlerden Seyf bin Ömer, rical eleştirmenleri arasında güvenilmezliği konusunda fikir birliği bulunan bir isimdir. İbn Hibban, Seyf için "Güvenilir ravilerden uydurma nakiller rivayet ediyor."[4] der ve ayrıca onun mukaddesata karşı saygısız biri olduğundan şüphelenildiğini de ekler.
Bu noktada Şii yazarların bir çelişkisi de ortaya çıkmaktadır. Şiiler Seyf bin Ömer’in Abdullah ibn Sebe hakkındaki rivayetlerini güvenilmez bulurlar. Ancak aynı Seyf’in sahabe hakkındaki kötüleyici rivayetlerine sebep belirtmeksizin güvenirler.
Bu isnad zincirindeki bir başka problem de Seyf’ten rivayet alan Şuayb bin İbrahim ile ilgilidir. İbn Hacer el-İsabe eserinde Şuayb bin İbrahim’in neredeyse hiç tanınmayan, bilinmeyen birisi olduğunu, aktardığı rivayetlerinde ise Selef’e (ilk dönem Müslümanlarına) karşı bir önyargı bulunduğunu belirtir.[5] Yine Sehl bin Yusuf ismi de kaynaklarda yer almayan bir isimdir ve ne hadisçiler ne de tarihçiler tarafından böyle birisi tanınmamaktadır.[6]
Hikâyeyi anlattığı iddia edilen isimler Kasım bin Muhammed ve Amr bin Şuayb’dır. Ancak bu isimler de Malik bin Nüveyre olayının yaşadığı dönemde henüz doğmamışlardır. Dolayısıyla böyle bir olayı gözleriyle görmüş gibi anlatmaları mümkün değildir.
Dolayısıyla Seyf bin Ömer ve Şuayb bin İbrahim gibi güvenilmez isimlerin bulunduğu, Sehl bin Yusuf gibi hiç tanınmayan bir ismin yer aldığı bir rivayet zincirini Hz. Halid’i (ra) karalamak için kabul etmek ilmî açıdan tutarsız ve geçersizdir. Rivayetin kök anlatıcıları olduğu iddia edilen Kasım ve Amr’ın da olayın gerçekleştiği zamanda henüz doğmadıkları düşünülünce Taberi’deki rivayetin sahih olmadığı anlaşılacaktır.
Eğer bu rivayet bir hadis rivayeti olsaydı hadis alimleri bu rivayet için ya şiddetli zayıf veya uydurma diyeceklerdi.
Yine Taberi’nin Tarihindeki bir başka rivayet şu şekildedir: Hz. Halid (ra), Hz. Ebu Bekir (ra) tarafından sorgulanırken Hz. Ömer (ra) Hz. Halid’e şöyle der: "Ey Allah’ın düşmanı! Bir Müslümanı öldürdün ve sonra da karısını aldın. Allah’a yemin ederim ki seni recmedeceğim!"[7]
Bu rivayetin de Taberi’ye kadar ulaşan isnad zinciri şe şekildedir:
Taberi ➔ (Muhammed) İbn Humeyd (el Razi) ➔ Seleme (ibn el Fadl el Razi) ➔ Muhammed bin İshak ➔ Talha bin Abdullah bin Abdurrahman ibn Ebu Bekir
Bu isnad zinciri de çeşitli açılardan kusurlu ve güvenilmezdir. Bunun nedenlerinden birisi ünlü İslam tarihçisi İbn İshak’ın tedlis yapmasıdır. Tedlis, bir ravinin görüşmediği veya görüştüğü halde kendisinden hadis/haber işitmediği hocasından işittiği zannını uyandıracak biçimde rivayette bulunması demektir. Bu da genellikle ravinin doğrudan kaynağının adını kasten atlayıp bilgiyi rivayet zincirinde daha yukarıda bulunan bir kaynağa atfetmesiyle olur. İbn Hibban, İbn İshak hakkında şöyle der: "İbn İshak’ın sorunu, güvenilmez ravilerin isimlerini atlaması ve bunun sonucunda rivayetlerine güvenilmez materyallerin sızmasıdır. Ancak, kaynağı olarak belirttiği kişiden gerçekten duyduğunu açıkça söylemişse o rivayeti sahihtir."[8] İbn İshak’ın bu olayı Talha bin Abdurrahman ibn Ebu Bekir’den nasıl rivayet ettiğine baktığımızda da bilgiyi ondan doğrudan doğruya duyduğunu açıkça belirtmediğini görüyoruz. Bu durumda İbn İshak’ın tedlis yaptığını görebiliriz. Dolayısıyla bu isnad zincirinde İbn İshak’ın zinciri güvenilmez hale getirdiğini söyleyebiliriz.
Ayrıca Muhammed ibn Humeyd el-Razi’nin hadis alimlerinden ağır eleştiriler alan bir isim olduğu bilinmektedir. Bazı hadis alimleri onu açıkça yalancı olarak niteler.
Rivayetin son kaynağı olan Hz. Ebu Bekir’in torunu Talha bin Abdullah ise bu olay sırasında henüz doğmamıştır. Şimdi düşünelim: Bu olayın Hz. Ebu Bekir zamanında gerçekleştiği bilinmektedir. Ancak bize bu olayı anlatan kişi Hz. Ebu Bekir’in torunu (ondan üç kuşak sonra doğan) bir isimdir. Dolayısıyla bu rivayet de boşluklar ve kopukluklarla dolu bir rivayettir.
Malik bin Nüveyre olayı İbn Kesir ve İbnü’l Esir gibi İslam alimlerinin eserlerinde de nakledilmiştir. Ancak bu zatların rivayetleri orijinal veya özgün rivayetler değildir ve tamamen Taberi’den alıntıdır. Dolayısıyla bu isimlerin rivayetlerini ayrı bir rivayet gibi ele almak anlamsız olacaktır. Zaten Taberi de kendi eserindeki bütün nakillerin doğru olduğunu hiçbir zaman iddia etmemiş, kitabında doğru ve yanlış bilgilerin bir arada verildiğini açıkça belirtmiştir.
Sonuç olarak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Malik bin Nüveyre’nin karısından bahseden rivayetler güvenilmez ve kopuk rivayet zincirleriyle aktarılmıştır.
Günümüz Müslümanları olarak yapmamız gereken İslam tarihini artık vakit kaybetmeden tarih ilminin gerektirdiği akla ve mantığa uygun bir yöntemle yeniden ele alıp değerlendirmektir. Bu sadece akademisyenlere veya ismen büyük tarihçilere havale edilecek bir görev değildir. Basit bazı meselelere vakıf olmak suretiyle kendi araştırmalarımızı yapabilmeli ve en azından Allah Resulü’ne ve sahabesine karşı verilen yanlış bilgilerle imaj dünyamızın kirlenmesine engel olabilmeliyiz.
Dipnotlar:
[1] Buhari, Megazi, 58; Cizye, 11
[2] Halife ibn Hayyat, Tarih, 104-105
[3] Taberi, Tarih, c. 2, s. 273
[4] Al Mizzi'den naklen, Tezhib el Kemal, c. 12, s. 326
[5] İbn Hacer, Lisan el Mizan, c. 3, s. 176
[6] İbn Hacer, Lisan el Mizan, c. 3, s. 146
[7] Taberi, Tarih, c. 2, s. 274
[8] Tahdhib al Kamal, 24 s. 428
