7 dk.
22 Mart 2026
Hz. Halid ve Malik bin Nüveyre | 1. Kısım-gorsel
Youtube Banner

Hz. Halid ve Malik bin Nüveyre | 1. Kısım

Soru: Halid bin Velid ve Malik bin Nüveyre arasındaki olayın aslı nedir? Hz. Ömer’in kısas teklifi niçin kabul edilmedi? Malik bin Nüveyre'nin öldürüldüğü gün, Hz. Halid’in onun dul eşini kendisine alması doğru mu? Böyle bir şey yapmasına karşın kendisinin komutanlıktan azledilmemesi yanlış bir tutum değil mi?

 

Cevap: İslam tarihinin ilk dönemlerine ışık tutan tarihi kaynaklar ne yazık ki modern tarihçiliğin analitik süzgecinden geçmediği gibi hadis usulü ilminin kriterlerine de yeterince tabi tutulmuş değildir. Bu metinler genellikle doğru ile yanlışın bir arada bulunduğu, senet ve metin tahlilinin geri planda kaldığı, eleştirel bir tarihsel yöntemin uygulanmadığı; rivayetlerin depolandığı veri bankaları gibidir. O döneme ait yeterli eleştirel tarihçiliğin yapılmadığını, o rivayetlerin en azından hadis usulü ilminin tenkit kriterlerine göre de değerlendirilmediğini söylemek zorundayız.

 

İslam tarihinin özellikle siyasi boyutunu yazan tarihçiler duygusal yoğunluğun zirvede olduğu dönemlerde yetişmiş, eserlerini de bu dönemlerde yazmış insanlardır. Böyle zaman dilimlerinde kutuplaşmanın bir tarafı olmayıp tarihi hakikatleri olduğu gibi tespit ederek yansıtmak kolay bir iş değildir. Günümüzde bile “tarih”, pozitif bilimler seviyesinde objektif bir bilim dalı olmaktan uzaktır. Tarihin, sosyal bilimlerin temeli olmasına rağmen tarih yazıcılığının nesnel olamayacağı genel kabul görmüş bir düşüncedir. Çünkü tarihi olayları aktaran tarihçilerin kendi dünya görüşleri ve bilgi birikimlerinin dışına çıkmaları, meselelere uzaktan ve objektif bir şekilde bakabilmeleri, yaşadıkları dönemin siyasal, toplumsal vb. gelişmelerinden etkilenmemeleri pek mümkün görülmemiştir.

 

İslam tarihini kaydeden ve aktaran tarihçiler için de durum aynıdır. Örneğin İbn İshak, rivayetleri seçerken yeterince titiz davranmaz. Bu nedenle bazı hadis alimleri tarafından zayıf rivayetleri kitabına almakla eleştirilir. Yine Vâkıdî, en çok eleştirilen isimlerden biri olmuş, Ahmed bin Hanbel tarafından güvenilmez/zayıf kabul edilmiştir. Modern araştırmacılar tarafından da olayları dramatize ettiği, rakamları abarttığı tespit edilmiştir. İbn Sa’d, hocası Vakıdi’den daha dengeli ve güvenilir kabul edilse de biyografilerinde anlattığı şahısları fazlaca idealize etme eğiliminde olduğu söylenir. Belâzurî, Abbasi sarayı çevresine yakınlığı nedeniyle Abbasilerin resmi devlet ideolojisinin dışına çıkamamakla eleştirilir. Ancak rivayetleri nispeten seçicidir ve bu nedenle daha güvenilir kabul edilir. Taberî ise eserlerine zayıf/sağlam, uydurma/sahih her türlü rivayeti almış, hiçbir eleme yapmamış, bunu da zaten kendisi açıkça belirtmiştir. Hatta çelişkili rivayetleri bile yan yana verdiği olmuştur. Tarihi hadiselere en eleştirel ve objektif yaklaşan isim olan İbn Haldun dahi bazı konularda aşırı genellemelerde bulunmuş, bedevi/hadari ayrımı gibi konularda da indirgemeci kalmıştır.

 

Bunları anlatmamızın nedeni şudur: İslam tarihini okuduğumuz kaynakların içinde kusursuz olanı yoktur. O günün şartlarında farklı rivayetleri kaybolmaması adına bir araya koymanın pozitif neticeleri olabileceği ifade edilebilir. Bugün için yapılması gerekense bu kaynakları içlerinde sahih rivayetlerin bulunduğu hadis kitapları gibi değil, çeşitli metodolojik sorunları bulunan eserler olarak kabul etmek, bilimsel veya bilimsel yönteme en yakın olabilecek çeşitli yöntemlerle ve disiplinler arası yaklaşımlarla bu eserleri yeniden ele almaktır.

 

Evet, İslam tarihinin çeşitli dönemlerinin kaleme alındığı kritik zamanlarda tarihsel hakikatler sıklıkla mezhep taassuplarının gölgesinde kalmıştır. Özellikle sonraki dönem Şii tarihçilerin bazılarının bilhassa da Fars coğrafyasında kılıç sallamış, İran’ın Müslümanlar tarafından fethi süreçlerinde rol oynamış önemli isimleri (Hz. Halid, Hz. Sad bin Ebi Vakkas vb.) itibarsızlaştırma amacı taşıyan zayıf veya problemli rivayetlerin dolaşıma girdiği görülmektedir. Bu asılsız rivayetlere karşı sünni yazarların da abes yorumlarla ve aşırı savunmacı yaklaşımlarla mukabelede bulunmasıyla nesnel akla ve mantığa yer kalmadığı söylenebilir.

 

Diğer yandan; bu gibi olayların anlaşılmasını zorlaştıran önemli bir nokta, insanoğlunun çocuksu bir saflıkla kusursuz kahramanlar arama eğilimidir. Bir insan aynı anda hem yenilmez bir savaşçı hem ince ruhlu bir aşık hem mutlak adil bir idareci hem de sonsuz merhamet sahibi bir süper figür olamaz. Ayrıca halkın maslahatını gözeterek onlar için en faydalı olanı anlatmaya çalışan vaizlerimiz, yazarlarımız belli dönemlerde hiçbir fazilet tabakası kabul etmeden bütün sahabileri en idealize edilmiş yönleriyle anlatmışlardır. Bunun neticesi olarak insanlar sahabenin insani yönlerine dair bazı realitelerle karşılaşınca, zihinlerinde oluşturdukları sahabi algısına uymayan rivayetler duyduklarında bunu kabullenmekte zorlanabilmektedirler. Oysa sahabe de insandır. Din konusunda dürüst ve adil olsalar da, Allah ve Rasulüne bağlılıkları kendilerinden sonra gelen nesillerin tümünden daha yüksek olsa da; saygının, itibarın ve övgünün en güzellerine layık olsalar da sahabe de insandır.

 

Diğer yandan mizaç ve kişilik bir realitedir. İnsanın artıları daima eksileriyle beraber var olur. Bir insan aynı anda Hz. Ömer’in adaleti en net bir şekilde sağlayan sertliğine ve Hz. Osman’ın herkese kendini sevdiren diyalog insanı vasfına sahip olamaz. Bu şu demektir: Beğendiğimiz her vasıfla beraber bir dezavantaj da olacaktır. Çok okuyup yazan bir akademisyen, ideal anlamda insanların önüne düşen bir aksiyon insanı olamayacaktır. İyi bir komutan çoğunlukla kötü bir sivil idareci olacaktır. Örnekler çoğaltılabilir.

 

Bu genel prensipleri ifade ettikten sonra sorunun kendisine gelelim:

 

Günümüzde, bu insani zaafları suiistimal ederek ve dönemsel vakaları bağlamından kopararak inanç zeminini sarsmak ve zihinleri bulandırmak isteyen bazı yaklaşımlar mevcuttur. Diyelim ki Halid bin Velid bir hadisede tamamen haksız olsun, ne fark eder ki? Tarihte isimleri bilinen on binden fazla sahabenin her adımının mutlak bir kusursuzluk içinde olmasını beklemek eşyanın tabiatına aykırıdır.

 

Halid bin Velid figürünü sahabi kimliği üzerinden okumamız önemli olduğu gibi mizaç realitesi üzerinden okumak da elzemdir. O eşsiz bir askeri deha olmakla birlikte, fıtraten son derece sert ve tavizsiz bir yapıya sahiptir. Günümüzün elit vurucu timleri veya özel kuvvetler komutanları gibi, en ufak bir muhalefete müsamaha göstermeyen, düşman direnişini kesin bir şiddetle kırmayı hedefleyen ve mutlak itaat bekleyen bir askerdir. O, bir ilim veya diyalog insanı değil; kılıcın ve harp meydanının adamıdır. Nitekim bu sert mizacı, daha Hz. Peygamber (sas) hayattayken Beni Cezime kabilesi üzerine yapılan bir seferde kendini göstermiştir. Kabile mensupları Müslüman olduklarını ifade için “Eslemnâ” (Teslim olduk, Müslüman olduk) demek yerine “Sabe’nâ” (Din değiştirdik) tabirini kullanmayı tercih etmişlerdir. Hz. Halid’in de buna dayanarak bu kabilenin Müslüman olmadığı kanaatine vardığı ve bazılarını öldürttüğü, devamında yanında bulunan sahabenin buna engel olduğu rivayet edilir.[1] Durum Efendimiz’e (sas) intikal ettiğinde Şefkat Güneşi (sas) “Allah’ım! Halid’in bu yaptıklarından uzağım!” diyerek olayı tasvip etmediğini belirtmiş, öldürülen insanların diyetini bizzat ödemiş ancak Hz. Halid’i de komutanlık görevinden almamıştır.

 

Bu noktada unutulmaması gereken bir nokta da İslam hukukunun ve dinin getirdiği güzel ahlakın bir anda temerküz etmediğidir. Hukuk dinamik bir disiplin olarak karşılaşılan olaylara göre verilen emir ve yasaklarla gelişmiştir. İçki yasağı gelmeden önce bir kimseyi içki içmesinden dolayı günahkâr görüp kınamanın doğru olmayacağı gibi, bu tarz hadiselerde de belli emir ve yasaklar gelmeden önceki tutumların kişinin geçmişte görüp-bildikleri ekseninde olacağı unutulmamalıdır.
 

Hz. Halid'in Malik'in karısıyla evlenmesi iddiasını bir sonraki yazıda ele alacağız.
 

Dipnot:

[1] Buhari, Megazi, 58; Cizye, 11