


Nemrut'un Ölümü: Sinek Efsanesi ve Gerçekler | 1. Kısım
Soru: Nemrut neden ölmüştür? Burnuna giren bir sineğin beynini yiyerek onu öldürdüğü anlatılıyor, bu bilimsel olarak mümkün müdür?
Cevap: Nemrut’un neden öldüğü konusunda Kur’an ve hadislerde herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Hatta Kur’an ve hadislerde Hz. İbrahim’in (as) mücadele ettiği kralın isminin Nemrut olduğu bilgisi de bulunmamaktadır. Nemrut’un ölümü hakkında bazı tefsir ve İslami referanslı tarih kitaplarında nakledilen rivayetlerin kaynağı İsrailiyattır. Bu noktada İsrailiyat kavramının iyi bilinmesi önemlidir.
İsrailiyat Kavramı
İsrail, Hz. Yakub’un (as) lakabıdır ve İbrani kaynaklarında “Tanrıyla güreşen/mücadele eden” anlamına gelmektedir. Bazı İslam alimleri bu kelimenin “Gece yürüyen” anlamına geldiğini söylerler. Hz. Yakup (as) Yahudilerin atalarından sayıldığı için de Hz. Yakup’tan sonra Yahudilere İsrailoğulları denilir olmuştur.
İsrailiyat kavramı ise “İsrail ile ilgili” anlamına gelip terim olarak büyük oranda Yahudi, kısmen de Hristiyan geleneklerinden aktarılan efsaneler, kıssalar, bazı bilgiler veya olaylar manasına gelir. Bazı alimlerimiz dine eklenmeye çalışılan bir takım asılsız ve uydurma haberler için de İsrailiyat terimini kullanmışlardır. Diğer yandan İsrailiyat, İsrail geleneğiyle ilgili demek iken ve Yahudi kültüründen aktarılan bilgi ve rivayetleri kapsarken aynı zamanda Hristiyan, Mecusilik ve Sabiilik gibi diğer kültürlerden gelen rivayetler için de kullanılır olmuştur.
İsrailiyat kaynaklı konuların kapsamı hayli geniştir. Peygamberler, peygamberlerin mücadeleleri, idareciler, bazı devletler ve krallar, kâinatın veya dünyanın yaratılışı, kıyamet alametleri, bazı zahitlerin veya bilgelerin sözleri gibi pek çok konu İsrailiyat kaynaklı olarak İslami kitaplarda da yer almıştır.
Ehl-i kitaba ait kıssalardan bazıları bizzat Efendimiz (sas) tarafından da dile getirilmiştir. Örneğin, 99 kişiyi öldüren adamın tevbesi, mağarada mahsur kalan 3 arkadaş, susuz bir köpeğe su içiren günahkâr bir kadının affedilmesi gibi rivayetler önceki peygamberlerin ümmetleriyle alakalı rivayetlerdir. Fakat yanlış anlaşılmasın; Efendimiz (sas) bu rivayetleri kaynak alıp bir ahlaki sistem kurmuş değildir. O, bazı anlatıları pedagojik yahut ahlaki tavsiye niteliğinde nakletmiştir. Bu nakiller de genellikle kıssa formunda, ahlaki dersler içeren ve önceki vahiy gelenekleriyle paralellik gösterip Kur’an ve sünnetin de onayladığı yani İslam’a aykırı olmayan, İslam’ın ruhuna uygun rivayetlerdir.
Demek ki İsrailiyat kaynaklı bütün haberler yalan ve uydurma değildir. Zaten Tevrat ve İncil de tamamıyla tahrif edilmiş kitaplar değildir. Efendimiz (sas) de “İsrailoğulları’ndan nakilde bulunabilirsiniz. Bunda bir sakınca yoktur.” (1) buyurarak ehl-i kitabın dini kültüründe yer alan kıssalardan veya anlatılardan yeri geldikçe faydalanılmasında bir beis görmemiştir. Abdullah bin Amr (ra) da bu konuda şöyle der: “Allah Resulü (sas) bize sabaha kadar İsrâiloğulları(nın kıssaları)nı anlatır, ancak farz bir namazın vakti girince kalkardı.” (2)
Efendimiz (sas) diğer yandan “Ehl-i kitabı ne doğrulayın ne de yalanlayın” (3), “Ehl-i kitaba bir şey sormayın!” (4) gibi hadisleriyle de ehl-i kitaptan rivayet aktarırken dikkatli olunmasını da söylemiş oluyordu.
Bu bağlamda ehl-i kitaptan bilgi aktarımı konusunda eldeki ayet ve hadisleri bir bütün halinde değerlendiren İslam alimleri bu konuda 3 farklı tavır gösterilebileceğini söylemişlerdir. Bunların özeti şu şekildedir:
1-) Kur’an ve sahih hadislerce doğrulanan bilgiler: Bunlar doğruluğu kesin bilgiler olarak kabul edilir ve kullanılmalarında hiçbir sakınca yoktur.
2-) Kur’an ve sahih hadislere aykırı olan bilgiler: Bu bilgiler reddedilir.
3-) Hüküm içermeyen, nötr bilgiler: Tarihi detaylar, isimler, mekânlar vb. anlatılardır. Bunların kullanılıp kullanılmayacağı konusunda alimler ihtilaf etmişlerdir. Kimisi kullanılmasında bir sakınca görmezken kimisi de bu konularda sessiz kalmanın daha uygun olduğunu belirtmişlerdir.
Efendimiz’in (sas) tebliğ ettiği İslam dini, Hz. Adem’den (as) bu yana bütün peygamberlerin tebliğ ettikleri din ile aynıdır. Farkı ise, Efendimiz’in (sas) tebliğinin diğerlerinden daha kâmil ve kapsayıcı olmasıdır. Öz itibariyle ise aralarında bir fark yoktur. Bu nedenle İslam’da, diğer dinlere ait bazı unsurların bulunması son derece doğaldır. İşin aslı diğer dinler de aslında İslam dinidir. O dinleri müntesipleri Yahudilik veya Hristiyanlık olarak isimlendirmiştir. Hz. Musa (as) kendisini Yahudi olarak tanıtmadığı gibi Hz. İsa (as) da kendisine Hristiyan dememişti. O halde İslam’da bugün Yahudilik ve Hristiyanlık olarak adlandırılan geleneklerden bazı unsurların bulunması İslam’ın ilahi kaynaklı oluşuna bir zarar vermez. Hatta Kur’an, önceki kitapları hakikat noktasında onayladığını bizzat kendisi belirtir. (5)
Bu bağlamda ilk dönem İslam alimleri İsrailiyat rivayetlerini Kur’an ve Sünnet kriterine tabi tutmuşlar, onları sahih, uydurma ve incelenmeye değer bilgiler olarak üç gruba ayırmışlardır. Kabul edilmesinde sakınca olmayan rivayetleri de özellikle tarih kitaplarına almakta sakınca görmemişlerdir. İtikadi ve hukuki konular dışındaki İsrailiyat rivayetleri genellikle hakkında pek açıklama bulunmayan hususlar için kullanılmıştır.
Burada önemli bir detayı vurgulamamız gerekiyor: Bazı araştırmacılar İslam tarihi kitaplarında veya tefsirlerde nakledilen İsrailiyat haberlerinin çoğunu eski dinlerin kutsal kitaplarına veya kanonik kaynaklarına dayalı bilgiler olmaktan çok geçmiş ümmetlerle ilgili folklorik bilgiler olarak değerlendirirler. Gerçekten de İslami kaynaklarda (Tefsir ve tarih kitapları) bulunan İsrailiyat kaynaklı bilgilerin bir kısmı veya kimilerine göre çoğu eski ümmetlerin kutsal kitaplarında veya onların şerhlerinde/tefsirlerinde yer almamaktadır. Bunun en makul açıklaması ise şudur: Kur’an’ın indirildiği dönemde Arap toplumu büyük ölçüde bir sözlü kültür toplumu olduğu gibi o dönemdeki Yahudi topluluğu da bir sözlü kültür toplumuydu. Dolayısıyla tefsir ve tarih kitaplarındaki İsrailiyat rivayetlerin diğer dinlerin kutsal kitaplarında/şerhlerinde yer almaması bize o rivayetlerin Yahudi veya Hristiyanlardan şifahi yollarla elde edildiğini göstermektedir.
Sonuç olarak diyebiliriz ki; İsrailiyat kaynaklı bilgiler yerine göre kullanılabilir, yerine göre hakkında susmamız gerekebilir ve yerine göre mutlaka reddedilir.
Bu bağlamda Hz. İbrahim (as) ve Nemrut arasındaki kıssa büyük oranda kullanılmasında sakınca olmayan İsrailiyat kıssalarındandır. Çünkü bu kıssada İslam’ın talim ettiği akait esaslarına aykırı bir şey yoktur.
Diğer yandan Nemrut’un burnundan bir sineğin girerek beynini kemirmesi ve Nemrut’un bu acı nedeniyle hizmetçisine kendi başına vurdurması, nihayetinde acı içinde can vermesi şeklindeki anlatı aslında Tevrat’ta veya diğer Yahudi yazılı kaynaklarında da yer almaz. Sadece Yahudi sözlü geleneği olan Midraşlarda ve kısmen de Babil Talmud’unda bu olaya yer verilir. Ancak Talmud’un Gittin bölümü 56b’de anlatılan olayın başrolü de Nemrut değil, Roma imparatoru ve generali Titus’tur. Buna göre Titus Kudüs’ü işgal etmiş, Yahudilerin kutsal tapınağını yıkmış ve ikinci tapınak dönemine son vermiştir. Daha sonra bir gemide yolculuk yaparken fırtına çıkar, Titus fırtınanın ortasında “Gücün sadece denizlerde yetiyor!” diyerek Tanrıya meydan okur. Karaya ayak basınca da burnundan bir sivrisinek girer ve yedi yıl boyunca beynini kemirerek onu delirtir. Öldüğünde kafası açılır ve beyninde kuş kadar büyümüş bir yaratık olduğu görülür. Bu da Yahudi geleneğinde ilahi bir ceza olarak anlatılır.
Buradan hareketle tefsir veya İslam tarihi kitaplarında Nemrut’u bir sineğin öldürdüğü şeklindeki anlatımın Talmud’dan kopyalandığı ve değiştirilerek kitaplara alındığı şeklinde bir eleştiri getirilebilir. Ancak hakikatte durum tam tersi de olabilir. Çünkü İslam geleneğindeki Nemrut figürü Kur’an ve hadislerden değil, bölgedeki -büyük ihtimalle- sözlü kültürden süzülerek gelmiş ve kitaplara girmiştir. Nemrut, kronolojik olarak Titus’tan binlerce yıl önce yaşamıştır. Dolayısıyla halk anlatılarındaki Nemrut hikayesi sonradan Titus’a uyarlanmış olabilir. Eğer sadece yazılı metinler referans alınacaksa bu hikâyeyi tarihsel açıdan ilk kez Babil Talmud’unda gördüğümüzü söylemek durumundayız. Ancak tarihsel ve bölgesel şartlar yazılı kaynaklardan çok şifahi/sözlü anlatılardan daha çok etkilenmiştir. Dolayısıyla hikâyenin sözlü gelenekte Nemrut (veya bir başka Mezopotamya kralı) için anlatılıyor olması, daha sonra Yahudi din adamlarının veya tarihçilerin bu anlatıyı Tapınağı yıkan Titus’u kötülemek için kâğıda dökmüş olmaları, sonra Nemrut figürünün geri dönmesi ve İslami literatüre yerleşmiş olması da mümkündür.
Diğer yandan bazı Talmud yorumcuları da Titus hakkındaki anlatının mecaz olduğunu söylerler. Roma tarihi kayıtlarına göre Titus; ani ve şiddetli bir hastalığa (tarihçilere göre muhtemelen sıtma veya zehirlenme) yakalanmış ve MS 81 yılında, 41 yaşındayken vefat etmiştir. Talmud’da ise efsanevi bir boyut katılarak Titus’un ıstırap döneminin 7 yıl sürdüğü ve beyniyle ilişkilendirildiği yazılıdır. Talmud yorumcuları, tarihi gerçeklikle uyuşmayan bu gibi çelişkileri “mecaz” açıklamasıyla aşmak istemişlerdir. Ayrıca çeşitli parazitlerin deriden veya açık yaralardan vücuda girebileceğini, orada büyüyüp ciddi hasarlara neden olabileceğini, örneğin Larva migrans adlı bir parazitin beyne ulaşarak körlüğe ve başka hastalıklara neden olabileceğini de belirterek efsanedeki anlatıya tıbbi bir ihtimal de getirmek istemişlerdir. (6)
Efsane, Sembol ve Gerçeklik
Bu noktada halk anlatılarında dini figürlerin modern dönem akademik paradigmasında “efsane” ve “sembol” gibi kavramlarla karşılandığı bilinmektedir. Dolayısıyla bu anlatılar ve figürler halkların kendi tarihlerindeki folklorik unsurlardan ibarettir. Burada gizli bir küçümseme de mevcuttur. Ancak fenomenolojik bakış açısıyla baktığımızda efsane ve sembolü birbirinden ayırmak kolay olmadığı gibi bu ikisinin halkların kültürlerini binlerce yıl taşımak gibi bir işlevleri de vardır. Bu nedenle dinler tarihi incelenirken o dinlerin kutsal kitapları kadar folklorik unsurları, halk anlatıları da dikkate alınmalıdır. İslam geleneği için bu durum hurafe ve hakikat ayrımına tekabül edebilir. Yani halk anlatıları daha çok hurafe, kutsal kitaplara dayalı tefsir, fıkıh, hadis gibi literatürler ise daha hakiki kabul edilebilir. Ancak dini/teolojik değil tarihsel bir açıdan baktığımızda halk anlatıları da en az kutsal kitaplara dayalı yazılı literatür kadar önemlidir. Çünkü dini olguları kendi bağlamı içinde anlamaya çalışmak ve indirgemeci olmayan bir yöntemle araştırmalar yapıp sonuçlara ulaşmak için bu yöntem diğerlerinden daha verimlidir.
Bu bağlamda halk anlatılarında öne çıkan sembolik figürler ve efsanevi motifler nesnel dünyanın ötesindeki daha derin gerçeklikleri halk katında açığa çıkaran ve insanı kutsal olanla buluşturan en temel araçlar kabul edilir. Semboller sadece geçmişe ait ölü işaretler değildir. Modern insanın bilinçaltında da yaşamaya devam eder. Bu çerçevede Hz. İbrahim (as) ve Nemrut anlatıları ne kadar efsanevi olursa olsun binlerce yıldır kibriyle kendini tanrı ilan edecek kadar ileri giden Nemrut figürünün, Tanrının en küçük varlığı (sivrisinek) karşısında ne kadar aciz kalabildiğini anlatan bir sembol haline gelmiştir. İlahi kudret karşısında Nemrut gibi dünyevi saltanatın zirvesindeki bir ismin bile bu kadar aciz kalabileceğini felsefe, mantık veya rasyonel dil ile anlatmanın çok da imkânı yoktur. Özellikle halk arasında felsefe ve mantık, efsane ve semboller kadar işlevsel olamaz.
O halde nasihat ve vaaz literatüründe yahut iman hakikatlerini halkın da anlayabileceği şekilde anlatan kitaplara Hz. İbrahim (as) ve Nemrut kıssasının geçmiş olması son derece normaldir.
Ancak diğer yandan tarihsel gerçeklik de sorgulanmalıdır. Çünkü İsrailiyatın veya hurafenin dinin içine sızması kontrolsüz bir şekilde gerçekleşirse efsanenin hakikate, sembolün de realiteye galip gelebileceği unutulmamalıdır. Özellikle de dinin akait ve hukuk alanlarının hurafelere mağlup olmaması ancak entelektüel kontrol ve denetimle gerçekleşebilir. Bu yapıldıktan sonra efsanelerin akait ve hukuk (fıkıh) dışında nasihat ve vaaz amacıyla işlevsel olarak kullanılması çok da önemli değildir.
Bu çerçevede Hz. İbrahim (as) ve Nemrut kıssasının tarihsel olarak gerçekliğini denetleme şansımız yoktur. Çünkü elimizde tarihsel veri olarak halk anlatımları ve bazı tarih kitaplarındaki rivayetler dışında herhangi bir done bulunmamaktadır.
Diğer yandan bir sivrisineğin insanın burnundan girerek beynine ulaşması meselesi de anatomik açıdan incelenmesi/sorgulanması gereken bir durumdur. Bu kısmı bir sonraki yazımızda okuyabilirsiniz.
Dipnotlar:
(1) Buhari, Enbiya, 50
(2) Ebu Davud, İlim, 11
(3) Buhari, Tevhid, 51
(4) Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 338
(5) Âl-i İmran, 3
(6) Ayrıntılı bilgi için bkz; https://steinsaltz-center.org/portal/library/Talmud/Gittin/chapter/56.b (Erişim tarihi: 21.04.2026)
