13 dk.
14 Kasım 2023
Nur-u Tevhid İçinde Sırr-ı Ehadiyetin İnkişafı | 1. Kısım-gorsel
Youtube Banner

Nur-u Tevhid İçinde Sırr-ı Ehadiyetin İnkişafı | 1. Kısım

Soru: Nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyetin inkişaf etmesi ne demektir?

 

Cevap: Bu ifadeler Bediüzzaman’ın Lemalar isimli eserinin 1. Lemasında geçmektedir. 1. Lema’da Hz. Yunus’un kıssasına kısaca temas edildikten sonra onun balığın karnında iken söylediği; لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّٖى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمٖينَ münacatının onun için hızlı bir kurtuluş vesilesi olduğundan bahsedilir. Daha sonra ise bu münacatın sırları ve hikmetleri anlatılır.

 

Hz. Yunus’un (as) balığın karnında iken söylediği Lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî küntü minezzâlimin (Senden başka ilah yoktur! Sen her türlü noksanlıklardan münezzehsin. Muhakkak ben zalimlerden oldum, kendime zulmettim!) duası ile ilgili Kur’an’da “İşte biz müminleri böyle kurtarırız!”1 buyurulur. Efendimiz’in (sas) de “Bununla (Hz. Yunus’un duası veya münacatıyla) dua edip de icabet görmeyen yoktur.”2 buyurması nedeniyle bu dua son derece mühimdir.

 

Bu münacatın genel manası şu şekildedir:

 

Lâ ilâhe illâ ente: Senden başka ilah yoktur.

Sübhaneke: Sen bütün noksan sıfatlardan münezzehsin. O halde tüm kemâl ve cemâl, bütün mükemmel ve güzel sıfatların da sahibisin.

İnnî küntü minezzâlimîn: Muhakkak ki ben zalimlerden, yani kendi nefsine zulmedenlerden oldum.

 

Bizler zulmü genellikle başkalarına yapılan haksızlıklar ve kötülükler olarak tanımlarız. Ancak zulüm kavramı esas olarak haddi aşmak ve bir şeyi eksik veya hatalı yapmak anlamlarına gelir. Nitekim Kur’an’da zulüm kelimesi türevleriyle birlikte 300’e yakın yerde kullanılmış olup bunlardan iki yüzden fazlası “küfür, şirk, Allah’ın hükümlerini çiğneme ve günah işleme” anlamlarındadır. Bu durumda küfür, şirk ve her türlü günah aslında kişinin kendi nefsine yaptığı bir zulüm anlamına gelmektedir. “Ben kendi nefsime zulmettim.” demek ise hata işlediğini Allah’a itiraf etmek demektir.

 

Başkalarına haksızlık yapmak anlamındaki zulüm kavramı ise Kur’an’da yirmi kadar ayette kullanılmıştır. Bu bağlamda başkasına yapılan haksızlık bir yönüyle kişinin kendisine karşı yaptığı hatadan daha büyük bir hata olduğu için Allah Teala zulme uğrayanı affetse de zulmedeni affetmemektedir. Ayrıca İslam’ın “elinden ve dilinden kimsenin zarar görmemesi”, imanın ise “insanların birisinin elinden ve dilinden zarar görmeyeceğinden emin olması” anlamlarına gelmesi nedeniyle başkalarına zarar verme, onlara haksızlık yapma imanın ve İslam’ın temellerine zarar verdiği için o tip zulümlere en büyük hata denilebilir.

 

Tesbihin Manası

 

Tesbih, Sebh kökünden gelmektedir. Terim olarak Allah Teala’yı, Onun uluhiyetiyle bağdaşmayacak her türlü noksan özelliklerden tenzih etmeyi, Allah Teala’nın en ufak bir olumsuz özelliğe ve icraata sahip olamayacağını ifade eder. Bizler bu hakikati Sübhane kelimesine “Sen” anlamına gelen “Ke” ekiyle veya Allah lafzını ekleyerek, yani Sübhaneke veya Sübhanallah kelimeleriyle ifade ederiz. Bu da “Allah, her türlü noksan sıfatlardan, bütün olumsuzluklardan münezzehtir, uzaktır. Ona hiçbir noksanlık, hiçbir olumsuzluk nispet edilemez.” demektir. Tesbih etmek de budur.

 

Bu bağlamda Allah Teala’yı hakikaten noksan sıfatlardan tenzih ve tesbih ediyorsak hayatımızdaki hatalar ve olumsuzluklar bize kalıyor demektir.

 

Ancak bu gerçeği ifade etmek ve buna inanmak, kendi kendine kahretme veya negatif olma demek değildir. Bizler yaşadığımız hayatın bilançosunu rasyonel bir şekilde çıkarsak, başkalarını suçlamadan ve Allah Teala’ya kırılmadan bir hesap kitap yapsak, sistemin nasıl işlediğini görecek ve “Evet, yanlış yapan benim!” diyeceğiz. 

 

Bu bakış açısı insanı negatife götürmedikçe, duygusal olarak çökertip kendine aşırı acıma hislerine dönüşmedikçe, yani bir denge hâlinde tutuldukça; enerjisini ve güvenini koruyabilmesi için atılabilecek harika bir adımdır.

 

Çünkü eğer üzerinde bulunduğumuz hâl başkaları yüzünden olsaydı hiçbir şeyi değiştiremezdik. Ancak içinde bulunduğumuz durumun nedeni kendi hatalarımız, yapmamız gerekenleri eksik yapmamız ise o eksiği tamamlayabiliriz ve içinde bulunduğumuz durumdan kurtulabiliriz demektir.

 

Yani insan “Ben hayatımın mutlak sahibi değilim. Fakat manevi hayat gemimin dümeninde ben varım. O hâlde bu gemi soğuk iklimlere gitmişse ben geminin dümenini o iklimlere kırdığım içindir. Sıcak ve ferah iklimlere gitmem için de yapmam gereken şey, dümeni o iklimlere çevirmektir.” demelidir. İnsan başkalarını suçladığı zamansa “Hayat gemimi başka gemiler çekip götürüyor. O zaman benim yapabileceğim bir şey yok.” demiş olmaktadır. 

 

Negatif düşünen insanlar, hatayı kendinde görme düşüncesini çok ağır ve çirkin bulurlar. Oysa insanı asıl özgürleştiren de güçlendiren de dümende kendisini görmesidir. Bu bakış açısı da insana başına gelen nimetlerin de musibetlerin de kendi yaptıklarının sonuçları olduğu gerçeğini gösterecektir. Böylece insan “Şöyle yaptığım için Allah Teala bu nimeti verdi.” diyebileceği gibi, “Şöyle yaptığım için başıma bunlar geldi.” de diyebilecektir.

 

Hz. Yunus’un Münacatının Bereketi ve Sonuçları

 

Hz. Yunus’un münacatı Kur’an’dan bir ayettir. Bu nedenle bir insan manasına dair pek bir şey düşünmeden, sadece “Bu, Kur’an’da geçen bir duadır.” düşüncesiyle bu münacatı okuyup geçebilir. Manasını bilmeden dahi bu münacatı zikretse bundan bir fayda görür. Çünkü Kur’an’ın ibareleri baştan aşağı nurdur, vahiydir, kendiliğinden hayat vericidir.

 

Ancak sözün aslı manadır. Kur’an metninin ruhu da onun manasıdır. Dolayısıyla insan bu duanın hakiki manasını görüp anladıkça kendisi için ulaşacağı sonuçlar o derecede artacak ve bereketli olacaktır.

 

Bir şirket kurabilirsiniz. Bunun için gerekli bürokratik işlemleri yerine getirir, izinleri alır, evrakları tamamlar ve bir şirketi kurmuş olursunuz. Sermaye olarak da 5000 $ koyarsınız ve öyle gösterirsiniz. Bu durumda 5000 $ sermayesi olan bir şirketiniz olmuş olur. Ancak aynı alanda 5.000.000 $ sermayesi olan bir şirketle aynı seviyede olamazsınız. Aynı iş gücüne, aynı pazar payına, aynı kâr miktarına sahip olamazsınız. Duaya tam gücünü veren husus da yani duanın sermayesi de manayı anlayarak, kast ederek, hissederek, tam bir teveccühle, tam bir kast-ı kalp ile dua edilmesidir. Bu nedenle yaptığımız yapacağımız duaların ve okuduğumuz okuyacağımız münacatların manalarını iyi bilmek, o manaları hissetmeye çalışmak çok önemlidir.

 

Hz. Yunus’un (as) söz konusu duasını veya münacatını daha iyi anlamak için ise Vahidiyet ve Ehadiyet kavramlarının iyi bilinip anlaşılması ayrı bir önem arz etmektedir.

 

Vahidiyet ve Ehadiyet: Allah Teala’nın Genel ve Özel Kaideleri

 

Vahid ve Vahidiyet veya Ehad ve Ehadiyet kavramları kelime olarak “Bir” ve “Bir tek” gibi anlamlara gelir. Yani sonuçta her iki kavram da bir olmayı ve birliği ifade eder. Ancak bu bir olma veya birlik kavramları kendi içlerinde işlevsel açıdan iki farklı boyut kazanmıştır.

 

Vahidiyet; Allah Teala’nın aynı durumda olan tüm kullarına birden tecellisidir. Bütün kullarını rızıklandırması, güneş sistemindeki bütün gezegenleri döndürmesi, çalışan herkese karşılığını vermesi, dua eden tüm kullarının dualarını bir bir ve beraberce işitmesi gibi…

 

Allah Teala’nın Vahid ismini ve Vahidiyet tecellilerini tefekkür ettiğimizde, Allah’ın genel kanunlarında işleyen rahmet ve hikmetleri fark ederiz. Bu noktada Allah Teala’yı Alemlerin Rabbi, Her şeyin ilahı, herkesin mâliki, sahibi olarak tanırız.

 

Ehadiyet ise; Allah Teala’nın her bir kuluna ayrı ve özel tecellisi, o özel kuluyla bir fert, bir birey, bir kişi olarak özel bir şekilde ilgilenmesi demektir. Allah Teala bir kuluna Ehadiyetiyle tecelli buyurunca o kuluna başkalarından farklı şeyler de verir, o kulunun gönlünde özel olduğunu ona hissettirir.

 

Ehad ismini ve Ehadiyet tecellilerini tefekkür ettiğimizde de Allah Teala’nın bize özel rahmetini ve genel kanunların içinde istisna olan ikramlarını görürüz. Bu noktada Allah’ı alemlerin Rabbi olmasının yanında özellikle “Benim Rabbim, Benim İlahım, Hastalandığımda bana şifa veren, beni yedirip içiren, Kendisine seslendiğimde sesimi duyan, benim büyük küçük bütün ihtiyaçlarımı Bilen” olarak tanırız.

 

Bir ülkede genel bir ekonomik kriz olduğunu düşünün. Bütün ülke, bütün kurumlar, bütün şirketler, bütün çalışanlar, bütün insanlar bu krizden etkilenmektedir. İşte bu Vahidi bir tecelli veya Vahidiyet tecellisidir. Ancak bu krizin ortasında Ehadi bir tecelli olarak Allah Teala sizin dualarınızı kabul edebilir ve bir şekilde sizin bu krizden etkilenmemenizi sağlayabilir. Bu da Ehadiyet tecellisidir.

 

Yine örneğin bir savaşta binlerce kişinin ölmesi Vahidi bir tecellidir. Ancak o gürültülü bombardımanların, mermi yağmurlarının arasında bir kişinin bir şekilde sağ kalması Ehadi bir tecelli veya Ehadiyet tecellisidir.

 

Evet, Allah Teala’nın kâinatın işleyişine dair koyduğu, bizim de gözlem veya deney gibi yollarla bilebileceğimiz bazı genel kanunları, kaideleri vardır. Bu kanunlar ve kaideler, Allah Teala’nın kainattaki küllî ve umumi tecellisi anlamına gelen Vahidiyet kavramıyla ifade edilir.

 

Örneğin normal şartlarda, kıyıdan uzakta denize düşmüş bir insan yüzme bilmiyorsa genellikle kurtulamaz. Üstelik hiçbir ışıklandırmanın olmadığı bir yerde, kimsenin de göremeyeceği kadar açık denizde bir yerde denize düşülmüş ise, kişi de tek başına ise kurtulma şansı neredeyse sıfırdır. Üstelik gece karanlığında, denizin ortasında vahşi ve büyük bir deniz canlısı tarafından yutulmuş iseniz oradan sağ çıkmak hiç mümkün değildir. Dolayısıyla sebepler açısından böyle bir kişinin ölmesi beklenir. İşte, Allah Teala’nın tüm kullarına eşit olarak uyguladığı kanunlara göre böyle bir insanın kurtulması imkansızdır. Vahidiyet penceresinden bakılınca o kişinin ölümü doğal bir sonuçtur.

 

Tam bu noktada Allah Teala’nın hususi tecellisi anlamına gelen Ehadiyet tecellisi lazımdır ki insan o durumdan kurtulabilsin.

 

Bu bağlamda, Ehâdî tecelli dediğimiz kişiye özel tecellilere ulaşmanın en iyi yolu, kişinin kendi hayatında Allah Teala’yı ve Allah Teala’nın kıymet verdiği şeyleri özel kılmasıdır. 

 

Evet, bir insan Ehadî tecellilere mazhar olmak istiyorsa, Kur’an ve sünneti, Allah’ın razı olacağı işleri, özellikle de Allah’ın dinini savunmayı, iman ve Kur’an hakikatleri ile insanları tanıştırmayı (Bu çok nadiren Efendimiz (sas) dönemindeki gibi savaşarak olur, genellikle ise anlatarak, anlatanlara destek olarak olur) kendi hayatı içinde özel bir yere koymalıdır.

 

Kişinin kendi hayatında Allah’ı ve O'nun razı olduğu işleri özel bir yere koyması belirli bir zaman sıralamasına tabi olmak zorunda değildir. Örneğin, bir insan rahat bir çalışma ortamına sahiptir ve mesai saatleri içinde namazını vakit girer girmez kılabilir. Bir başka insan da iş yoğunluğu, çalışma ortamının maneviyattan uzak olması gibi nedenlerle namazını vaktini geçirmeden ancak geciktirerek kılabilir. Bu iki insandan birincisinin namazı daha çok önemsediği, ikincisinin ise namazı hayatında geri plana attığı söylenemez. Çünkü önemsemek, kıymet vermek, ciddiye almak her zaman somut bir şekilde görülüp gösterilmek zorunda değildir. Önemli olan Allah’ı ve O'nun razı olduğu işleri zihinsel ve kalbî olarak öne almak, ciddiye almak, önemsemektir.
 

Nur-u Tevhîd: “Alemlerin Rabbi!” & “Benim Rabbim!”
 

Tevhid, Allah’ı bir bilmek, öyle kabul etmektir. Fakat bunun da kendi içinde iki farklı tezahürü söz konusudur.

 

Bir insan “Allah birdir. Bütün insanları, hayvanları, dünyayı ve içindekileri, hatta bütün evreni O yaratmıştır.” dediğinde de tevhidi ifade etmiş olur. “Allah birdir. Beni, parmaklarımı, gözlerimi, ayaklarımı, kulaklarımı, hücrelerimi, kalbimi ve beynimi O yaratmıştır.” dediğinde de tevhidi ifade etmiş olur.

 

Yine bir insan “Bütün varlıkların rızkını Allah yaratır.” deyince de tevhidi ifade etmiş olur, “Benim akşamki yiyeceğim yemeği de Allah yaratmıştır.” deyince de tevhidi ifade etmiş olur.

 

Bu bağlamda “Alemlerin Rabbi!” ile “Benim Rabbim!” arasındaki ayrıma dikkat edilmelidir. İnsan kendi bireysel hayatındaki olup biten her şeyi teker teker Allah’a verdikçe nur-u tevhid dediğimiz tevhid nuru onun için daha parlak inkişaf edecektir.

 

Hz. İbrahim’in (as) Kur’an’daki ifadesiyle “O, beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir. Beni yediren ve içirendir. Hastalandığım zaman bana şifa verendir. Canımı alacak olan, sonra beni yeniden diriltecek olandır. Hesap günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum yine O’dur.”3 diyerek ve “Herkesi yarattığı gibi beni de yaratan, herkesi yedirip içirdiği gibi beni de yedirip içiren, iyileşen her hastaya şifa verdiği gibi bana da şifa veren, ölen herkeste olduğu gibi benim de canımı alacak olan, herkesi yeniden dirilteceği gibi beni de diriltecek olan Allah’tır” diyerek meseleyi genel ve geniş daireden alıp özel ve dar daireye taşımak önemlidir. Bu ibarelerdeki “Beni yaratan, beni yedirip içiren, bana şifa veren, beni de öldürecek ve diriltecek olan” meselesi Allah’ın varlığını, ilmini ve iradesini kendi bireysel hayatı üzerinde de görmeyi ve kabul etmeyi ifade eder. İşte bu noktadaki “Benim Rabbim!” anlayışı, nur-u tevhidi, tevhidin nurunu göstermektedir.

 

Bir Tanrının varlığına inanan insanların çoğu tüm evrenin yaratıcısı olan ancak aynı zamanda sadece ulvî şeylerle ilgilenip “küçük(?)” şeylerle uğraşmayan, insanların bireysel hayatına karışmayan, uzakta ve büyük bir Tanrıyı kabul etmiş gibidir. Hatta sadece inanan insanların değil, insanların pek çoğunun böyle bir Tanrı tasavvuruna sahip oldukları, bu özelliklerdeki bir Tanrıya çoğu insanın itirazının olmadığı görülür. Bu nedenle ateizm ve teizm arasında deizm denilen bir ara form vardır.

 

Elbette ki Allah Teala’nın varlığını herhangi bir tarzda da olsa kabul etmek kendi içinde çok kıymetli bir kabuldür. Ancak diğer yandan “tüm kâinat” gibi çok büyük bir varlık alanının tek bir ilah tarafından yaratılıp yönetilmesi zihinlere kolay gelirken, bireysel hayatlardaki günlük meselelerde bir ve tek olan Allah’ın ilmini, iradesini ve kudretini her zaman hatırda tutup kabul etmek aynı ölçüde kolay gelmeyebilmektedir. Bu nedenle bir insanın başına hastalık veya borçlanma gibi bir musibet geldiğinde her şeyden önce para bulmak için alternatif yolları arama, kredi çekme, borcu borçla kapatma gibi yollar denenmekte, hastalık için önce uzman ve ehil doktorlar araştırılmakta, sigorta durumları kontrol edilmekte, sebepler adına pek çok şey yapıldıktan sonra sıra ancak duaya gelmekte ve “Bir de dua edeyim.” denilebilmektedir.

 

Halbuki “Bu musibet Allah’tandır. Benim günahlarımla ilgili de olabilir, günahlarım dışında doğrudan imtihan için verilmiş de olabilir. Allah dilerse bu hastalık şifa bulur. Allah dilemezse ülkenin, dünyanın bütün doktorları bir araya gelse hiçbir işe yaramazlar.” düşüncesi tevhidin ifadesidir. Burada elbette sebeplerin hiçbir geçerliliğinin olmadığı söylenemez çünkü sebepleri de yaratıp birer kaide olarak koyan Allah’tır. Hatta sebepler de imtihanın bir parçasıdır. Ancak bütün sebeplerin ötesinde yine Allah’ın ilmi, iradesi ve kudreti vardır.

 

İşte bu tevhid anlayışıyla ve bu şuurla Allah'a teveccüh ederek herkes kendi bireysel hayatında o ehadî tecellinin yansımasını görebilecektir.
 


 

1 ) Enbiya, 88

2 ) Tirmizi, Daavat, 85

3 )Şuara, 78-82