38 dk.
29 Mayıs 2024
Boşlukların Tanrısı | Tek Parça-gorsel
Youtube Banner

Boşlukların Tanrısı | Tek Parça

Soru: Bilimin henüz açığa çıkaramadığı meseleleri izah etmek için “Tanrı” demek Tanrı'yı bilinmeyenin tanrısı yapar. Bu durumda ileride bilim alternatif bir varoluş açıklaması yaptığında insanların Tanrı'ya yavaş yavaş inanmaması onları çok zor durumda bırakmaz mı? Tanrı, güçlü ve mantıklı açıklamalar karşısında kafası karışan ve kendisine inanmayan kullarını niçin cezalandıracaktır?

 

Cevap: Sorunun ilk kısmı boşlukların Tanrısı fenomeniyle ikinci kısmı da Tanrı'nın kafası karışan ve inanmayan kullarını cezalandırması ile ilgili… Biz bu yazıda öncelikle ikinci kısımdan başlayacağız. Daha sonra ilk kısma cevap vermeye çalışacağız.

 

Hakiki Temsillerini Yitiren Kavramlar

Öncelikle şunun altını çizelim: Genel olarak birilerinin inandığı veya üzerinde düşündüğü, teorik argümanlar ürettiği, felsefesini yaptığı kavram olarak Tanrı'dan bahsederken "Tanrı" ve bazen de "ilah" diyeceğiz. Efendimiz Hz. Muhammed'in (sas) bize öğrettiği, Kur'an'ın anlattığı, bizim de inandığımız tek ilahtan bahsederken, Lafza-i Celâl'i kullanacağız, yani Allah diyeceğiz.
 
Konuya gelince; Allah-u Teala tabii ki de kimseye kafası karışık olduğu için azap etmeyecektir. İzah etmek gerekirse O'nun azap görmesine hükmettiği insanların asli vasıfları arasında "kafası karışmak" yoktur. Elbette "kafası karışık" bir kul da cehenneme gidebilir ama bunun sebebi kendi başına veya asli olarak kafa karışıklığı olmayacak.

Bir önceki paragrafta "aslî vasıf", "asıl sebep olarak" ibarelerini kullandık. Bunun sebebi de şu: Allah Kur'an'da bazı insan fiilerinin kafa karışıklığına yol açacağını bildiriyor. Çokça tartışmacı olanlar bir zaman sonra hangi fikrin, hangi önermenin; bir cedel ve münazara olmanın ötesinde doğru olduğuna dair hislerini yitiriyorlar. Ayrıca, bir dünyevi menfaat için hakkı gizlemeyi veya batılı hak, doğruyu yanlış göstermeyi sık sık yapanlar; ne kadar bilgili ve zeki de olsalar bir süre sonra hakla batılı kendileri de ayırt edememeye başlıyorlar. Üçüncü olarak, insanların hoşuna gitmek için, her farklı grubun yanında onların inandığı gibi, onaylayacağı şekilde, hoşuna gidecek bir biçimde konuşmayı adet edinenler de bir süre sonra kendilerinin neye inandığı konusunda şüphelere düşmeye başlıyorlar. 

Sadece kibrinden dolayı, hakikati söyleyen kişiyi küçümsediği için hakikati reddedenler de, zaman içinde bir şeyin doğrusuna dair içsel tadı, yani temyiz kabiliyetini kaybediyorlar. İnanıp doğru bildiği istikamette tembellik, atalet, rahat düşkünlüğü, zora gelememe.. gibi sebeplerle hiçbir şey yapmayanlar da İnandıkları gibi yaşamayanlar, yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar." sözüyle işaret edilen bir hâlde, kafaları karışık bir durumda bulunuyorlar.


Bir de ilmi meselelerde sıralamayı atlayarak bir şeyleri öğrenmeye çalışanların, yani ön hazırlık yapmadan ciddi konuları öğrenmeye, hele hele o alanlarda fikir üretmeye çalışanların da kafa karışıklığından hiç kurtulamayacaklarını ifade edelim.


Bu saydığımız sebeplerle kafası karışık olanlarda, kafa karışıklığı hafifletici bir unsur olamaz, çünkü bu kafa karışıklığına kendileri neden olmuştur. Bu tarz kimselerdeki kafa karışıklığı hâli, aksine cezanın ağırlaşmasına yol açabilir; tıpkı, kişinin kendi içki içerek yol açtığı bir sarhoşluk ile yaptığı trafik kazasında o sarhoşluğun mazeret değil ceza arttırıcı sebep olması gibi…

Konunun asıl sorulan tarafına gelince, onun da iki yönünden bahsedebiliriz: 

Birincisi: Kişinin kendisini geliştirme sürecine girip; inancını, toplumdan miras aldığı ezberlerden kurtarıp anlayışa ulaşma gayretinde olup; din telakkisini taklidî bir seviyeden tahkikî bir seviyeye çıkarmaya çalışırken yapacağı yeni okuma, izleme, düşünme gibi faaliyetlerle kafası iyice karışabilir. Hatta bir süre kafası karışık olarak, neye nasıl inanacağından tam emin olmadan yaşayabilir. Efendimiz'in (sas) "İçtihad eden yanılırsa bir sevap, isabet ederse iki sevap alır.", (1) "Kur’an’ı gereği gibi güzel okuyan kimse, vahiy getiren şerefli ve itaatkâr meleklerle beraberdir. Kur’an’ı kekeleyerek zorlukla okuyan kimseye de iki kat sevap vardır.” (2) gibi hadislerinin anlamlarına dayanarak diyebiliriz ki; bir insan gerçekten de hakikate ulaşmak için samimi bir niyetle okuma, araştırma, soruşturma, inceleme çabasına girer de kafası karışırsa o da bir sevap alacaktır.

İkincisi: Diyebiliriz ki, baştan İslami konuları hem ilim hem amel olarak ciddiye alan bir ortamda yetişmedikçe veya ilk gençlik yıllarında böyle insanlarla karşılaşıp onlardan İslam'ı kendi duru aydınlığı içinde öğrenmedikçe, bir miktar kafa karışıklığı doğal olarak gelişecektir. Bu şekilde kişinin kendi kusur ve ihmallerinden değil de, onun iradesi dahilinde olmayan sebeplerden doğmuş bir karışıklık da cezayı azaltıcı bazen de ortadan kaldırıcı bir sebep olabilir. Tabii bu hüküm için yine, kişinin elindeki imkanlar ve kendi yetenekleri ölçüsünde bir gayrette bulunmuş olması gerekir.
 
Böyle durumlarda var olan kafa karışıklığını aşma, onu çözüp halletmenin değil ama “ortadaki kuyunun yanından geçme”nin bir yolu, İslam dinin bu dünyadaki esas hedefinin “güzel ahlak” olduğunu hatırlamaktır. Efendimiz (sas) "Ben güzel ahlakı tamamlamak, mükemmel hâle getirmek için gönderildim" buyurmuştur. Evet, ibadetsiz bir güzel ahlak düşünülemez. Ama bunun böyle olduğunu da kafası karışık bir insan tam fark edemez.
 
Bu ikinci maddeyi açıp genişçe izah edelim:

 

Öncelikle belirtelim ki; Tanrı'nın kafası karışan kullarını cezalandıracağından emin olamayız. Hatta Tanrı'nın kullarını sadece kafaları karıştığı için cezalandırmayacağını söyleyebiliriz. Ancak burada pek çok kavramın birbirine girdiği görülüyor. Çünkü kavramlar kendi aslî hallerinden kopup insanların eline düştükleri vakit sağlam kalmıyorlar.

 

Aslında kabaca Efendimiz’in (sas) vefatından üç asır sonra Tanrı kavramı da din kavramı da ahiret, cennet, cehennem kavramları da anlamlarını az veya çok kaybetmiş durumdadır. Bunu söylemekteki kastımız şudur: Bu kavramlar hakikatteki hâllerini, kendilerine ait saf, sağlam ve net anlamları, Efendimiz (sas) dönemindeki dupduru göstergelerini bir parça yitirmiştir. Doğru insanlara, doğru ortamlara rastlanması hâlinde bu kavramlar hakkında doğru anlamlara ulaşılabilir. Fakat farklı ortamlarda bu kavramların anlamlarını yitirdiklerini görmek de mümkündür.

 

Örneğin cennet ve cehennemle ilgili ayet ve hadisler apaçık ortadayken Efendimiz’in (sas) vefatından birkaç yüzyıl sonra “Cennet de cehennem de ebedî değildir; cennete girmek veya cehennemden kurtulmak için ibadet edilmez, cennet için ibadet eden cennetin kulu, cehennemden kurtulmak için ibadet eden de cehennemin kuludur.” gibi Kur’an ve sünnette olmayan kavramlar veya anlayışlar sisteme girmiş, yerleşmiş ve gerçek din olarak algılanabilmiştir.

 

Diğer yandan “Allahu Ekber” ifadesi aslında son derece ciddi, Yüce Allah'ın bütün bir kâinat karşısındaki kendi Zat-ı Uluhiyetine mahsus o müteal durumunu ifade eden son derece önemli bir kavramdır. Hatta bu kavram aslında Efendimiz’den (sas) önceki cahiliye dönemi Arapları tarafından da oldukça ciddiye alınan bir kavramdır. Ancak bugün “Allahu Ekber” deyince dünyanın büyük çoğunluğu için patlayan bombalar, birbirlerini öldüren Müslümanlar, intihar saldırıları akla gelecektir. O hâlde insanların çoğuna “Allahu Ekber” ifadesi bir kavram olarak elbette pek cazip gelmeyecektir. Kavramın hakiki ve aslına sadık bir temsili yeryüzünde yoktur veya çok azdır.

 

Bunlar içimiz kan ağlasa da bir realitedir ve bu realiteyi görmezden gelmek kendini kandırmak olacaktır.

 

Örnekleri çoğaltabiliriz: Mesela Bediüzzaman kimdir? Bediüzzaman aslında neyi temsil eder? Bediüzzaman’ın aslî misyonu 1960’lara yahut kendi vefatına kadar sabittir. Ancak vefatından sonraki birkaç on yıl içinde Bediüzzaman’ın misyonunu ve vizyonunu devam ettirenler bunun aslına ne kadar sadık kalabilmişlerdir? Kendilerini Bediüzzaman’a ve Risale-i Nur’a izafe edenler o geleneğin düsturlarına ne kadar uygun davranabilmişlerdir? Bugün de bakılınca bu geleneğin birkaç farklı ekol ve görüşe ayrıldığı görülecektir.

 

Aynı durum Nakşibendi ekolü için de Kadiri ekolü için de hatta Selefi ekolü için de geçerlidir. Zikrin veya tebliğin nasıl yapılacağına dair pek çok farklı görüş ve birbirini düşmanlaştıran ayrılıklar zaten ortadadır.

 

Yine örneğin; hakikatte bir Hz. İsa (as) vardır. Diğer yandan İznik Konsülünün yahut Engizisyonun tanımladığı bir Hz. İsa vardır. İspanyolların Amerika kıtasında insanları katlederken bahsettikleri bir Hz. İsa daha vardır. Başka bir taraftan da dünyada hastaneler, okullar, yetimhaneler açanların, dünyanın en yoksul bölgelerine gidip insanlara yardım etmeye çalışanların bahsettikleri bir Hz. İsa vardır. Bütün bu farklı tanımlar ve temsiller içinde insanların “İsa” denilince hangisinin doğru ve cazip olduğunu anlamamaları mümkündür.

 

O hâlde denilebilir ki; temsilci sayısı çoğalınca veya sisteme yabancı unsurlar girince bir kavram insanların zihninde asıl anlamını yitirebilmektedir. Bu nedenle örneğin; “İsa (as) sevginin, merhametin ta kendisidir, Tanrı'nın ruhudur.” diyen Afrikalı bir yetim de “İsa kötülüğün kendisidir.” diyen İspanyolların katlettiği bir Amerikan yerlisi de aslında hakiki İsa’dan (as) habersiz olabilecektir. Bu durumda her ikisinin de bahsettiği şey lafzen “İsa” olsa da hakiki İsa (as) değildir.

 

Bu bağlamda Tanrı veya Allah, ahiret, cennet, cehennem, iman, küfür gibi kavramların hakiki temsilleri ile insanların zihinlerindeki çağrışımları birbirinden farklı olabilir. İnsanların çağrışımlarını etkileyen pek çok yabancı unsur o kavramların hakikati ile insan zihni arasına perde çekebilir. Bu insanlara ve bu duruma İmam Gazali (ra) bir yerde “Muhammed’in (sas) ismi ulaşmış fakat O’nun bütün özellik ve güzellikleri ulaşmamış…”1 diyerek işaret eder ve o insanları ehl-i necat sayar. Bediüzzaman (ra) da bir yerde bu durumla ilgili “Teklif-i ilahi irsal ile olur ve irsal dahi, ıttıla ile teklif takarrür eder.” dedikten sonra gaflet ve mürur-u zamanın yani aradan geçen uzun zaman diliminin enbiyaların dinlerini örttüğünden, bu nedenle o dinlerin ehl-i fetret zamanına hüccet olamayacağından bahseder. Çünkü o dinlerin hakikati, güzellikleri artık gizli kalmış, görünmez olmuştur.2

 

Diğer yandan, Yüce Allah insanlara samimi zihinsel çabalarının sonucu olarak ulaştıkları teorik çıkarımlarından dolayı değil, güzel ahlaklı olmadıkları için azap edecektir diyebiliriz. Yani insanlar zulmettikleri, birilerini küçümsedikleri, yalan söyledikleri, verdikleri sözleri yerine getirmedikleri, resmi veya gayri resmi sözleşmelerine uymadıkları, borçlarını bilerek ödemedikleri, kontratlarına uymadıkları, gerçeğin/hakikatin karşısında dürüst olmadıkları, aleyhlerine de olsa adaleti teslim etmedikleri için azap görecektir. Kur’an’ın ve Efendimiz’in (sas) söylediği budur.

 

Popülaritenin Etkisi

 

Bugün bu mesele popüler gündemin çok fazla etkisinde kalmıştır. Gözden kaçan asıl mesele, doğru bir insan olup olmamak, elimizde imkân varken ihtiyacı olanlara yardım edip etmemek, ne kadar olursa olsun elimizdeki mal veya para varlığıyla, elbiselerimizle, arabamızla, kariyerimizle kibirlenip kibirlenmemek, eğitim, zeka, güzellik gibi konularla birilerini küçük görüp görmemek, birilerini kınayıp ayıplamak veya ayıplamamaktır. Dolayısıyla azap göreceksek kibrimizden, her türlü hırs ve oburluğumuzdan, yalan ve iftiralarımızdan, tembelliğimizden, cehlimizden, öfkemizden, insanların elimizden ve dilimizden emin olmamasından azap göreceğiz. Bu nedenle Allah’ın merhametinden, şefkatinden, adaletinden, kullarına karşı anlayışlı olacağından şüphe etmeye gerek yoktur.

 

Elbette ki Cenab-ı Allah'ın kul hakkını ve şirki affetmeyeceğini de atlamamak gerekir. Ancak kul hakkının zaten ahlaksızlığın bir sonucu olduğunu, şirkin de düşünce ahlakına aykırı, hakikat açıkça görüldüğü halde inat, kibir, küçümseme gibi nedenlerle hakikate karşı dürüst olmama gibi bir ahlaksızlığın sonucu olduğunu da bilmek gerekir.

 

O halde cennet ve cehennem yahut ödül ve ceza gibi konularda bir kafa karışıklığı yaşandığı zaman vurguyu güzel ahlaka ama gerçek güzel ahlaka çevirmek gerekir. Gerçek güzel ahlak ise insanın “Ben zaten kötü bir insan değilim, yolda dilenciye 3-5 kuruş veririm, kalbim temiz.” demesinden ibaret değildir. Gerçek güzel ahlak her şeyden önce insanların kendisinden çekinmediği, “Bunun elinden ve dilinden zarar gelmez.” diyebildikleri birisi olmaktır. Kendi çıkarları için kimseyi manipüle etmemek, gerçeği eğip bükmemek, verdiği sözleri tutmak, yalan söylememek, küçük çocuklara da büyük insanlara da hem saygılı hem dürüst olmak, kimseyi kendinden küçük görmemek, gıybet etmemek, kimseyi ezmemek ve kendisini de ezdirmemek, kendisine yapılmasını istemediğini başkalarına da yapmamak, daha da ötesi kendi için istediklerini başkaları için de isteyebilmek gibi gerçek ahlaki hasletler ve bu hasletlerin kendisinde yerleşmesi için çaba göstermektir.

 

Bu konulardaki tartışmanın mihveri, merkez noktası; bu konuların akademik tartışmalarda ele alınan kavramsal boyutları değildir. Meselenin özü kişinin kendisini güzel ahlaklı birisi haline getirebilmesidir. Allah Teala’nın insanlardan asıl istediği budur.

 

Meselenin bu kısmı halledildikten, güzel ahlakın yerleşmesiyle ilgili çalışmalar yapıldıktan sonra Tanrı'nın varlığı meselesi insanlar için daha açık hale gelebilecektir. Tanrı'nın nasıl tarif edilmesi gerektiği, var olup olmadığı, hangi özelliklere sahip olduğu, anlatılan Tanrı tanımları içinden hangisinin doğru ve gerçek olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

 

Kavramların içerdiği hakikatler örtülü kalabilir ancak kavramlar sabit durabilir. “Tanrı” kavramının kendine ait bir hakikati vardır ancak her insan “Tanrı” deyince aynı şeyi anlamaz, aynı şeyi kastetmez, aynı niyetle konuşmaz. “Allah”, “Peygamber”, “ahiret”, “cennet-cehennem” kavramları için de aynı şey geçerlidir. Bu kavramların içerdiği hakikatlerin geri planda kaldığı, insanların kendi zihinlerindeki çağrışımları o hakikatlerin yerine koyduğu, böylece o kavramların hakikatlerini değil kendi algılarını, duygu ve düşüncelerini konuşturdukları durumlar da olur. Bu gibi durumlarda aslında “Allah” denilince gerçekten “Allah” denilmiş olmadığı gibi “Tanrı yok.” denilince de gerçekten “Tanrı yok.” denilmiş olmayacaktır.

 

17. yüzyılda Batıda bir köle tüccarı elindeki kırbaçla bir köleyi döverken, “Seni dövme hakkını bana Tanrı veriyor.” deyince o köle kalkıp, o zalimin elinden kırbacı alıp “Tanrı yok ve sen beni dövemezsin!” dese her ikisinin de gerçek bir Tanrı'dan bahsetmediği düşünülür. Aynı şekilde eşine zulmeden, akşamları eve sarhoş gelip yemeğin tuzunu beğenmediği için her gün eşini döven ve döverken “Seni dövmem gerektiğini Kur’an söylüyor.” diyen sözde bir Müslümana karşı da karısı “Böyle diyen bir kitap Allah kelamı olamaz!” dese her ikisinin de gerçek Kur’an’dan bahsetmediği anlaşılır. Çünkü kölesini döven için de karısını döven için de asıl küme Tanrı veya Kur’an değildir. Köle sahibi de, kadının kocası da gerek toplumun gerek kendilerinin aktüel değerleri çerçevesinde bir şeyler söylemişlerdir, hepsi bu… Kölenin ve zulme uğrayan kadının itirazları hakikatte Tanrıya veya Kur’an’a değildir. O halde Allah Teala’nın “Tanrı yok!” diyen mazlum köleyi veya “Bu kitap Allah kelamı olamaz!” diyen mağdur kadını ahirette değerlendirirken, onların içinde bulundukları hâli, mazlum ve mağdur olmalarını da hesaba katıp, onlara karşı zerre kadar haksızlık yapmayacağından emin olabiliriz.

 

Sağlıklı Ortamın Önemi

 

Diğer yandan Tanrı, Allah, ahiret, Kur’an, iman gibi konuları akl-ı selim ile, duygusal ve zihinsel bir dinginlik içinde konuşma imkânı mevcut popüler tartışma ortamında pek mümkün olmamaktadır. Örneğin, Mevlâna hakkında bir kesim “Moğol ajanı, Anadolu insanını Moğol işgalinde müstehcen şiirlerle uyutan bir işbirlikçi…” derken bir başka kesim “Bütün dinlerin Tanrı anlayışını kendi felsefesinde yoğuran hümanist bir peygamber…” diyebilmektedir. Böylesi anlamsız tartışmalar arasında Mevlana’nın Mesnevi veya diğer eserlerinde verdiği gerçek mesajı anlamak ve anlatmak şansı da kaybolmaktadır. Aynı şekilde Allah, ahiret, Kur’an konuları gerçekten anlamaya çalışmak için de popülaritenin ötesinde, anlamsız tartışmaların ve duygusal yüklerin uzağında sakin bir kafa ile düşünmek, konuşmak gerekecektir. Böyle sakin bir ortamda meseleleri ele alınca da Allah Teala’nın insanlara kafaları karışık olduğu için azap edeceğini söylemek anlamsız olacaktır.

 

Allah, Zat-ı Akdestir. Kendi yarattığı insanların durumlarını en iyi O bilmektedir. Vahyi de insanlara bedbaht, mutsuz olsunlar diye değil, hakikate karşı saygılı olanlara bir hatırlatma olması için indirmiştir.(5) Madem Kur’an’ın mahiyeti budur. O kitabı bir ceza kanunu gibi düşünüp Allah Teala’yı -haşa- insanları cezalandırmak için fırsat kollayan bir cezalandırıcı gibi algılamak haksızlık olacaktır.

Boşlukların Tanrısı

 

Boşlukların tanrısı meselesi inananlarla inanmayanlar arasındaki temel farklardan birini oluşturduğu gibi, inananların kendileri arasında da nasıl inandıklarını gösteren önemli bir eşiktir.

 

Gerçekten bir insan veya bir inanan Tanrı'yı boşlukların tanrısı olarak görmeyi bırakabilirse kendisine bambaşka bir dünya açılmaktadır.

 

Aslında İslami ilimler tarihinde ilk iki asır hariç, Bediüzzaman ve Mevlana gibi birkaç istisnai isim dışında “boşlukların tanrısı” anlayışına düşmeyen alim yok gibidir. Bu durum Mevlana’da daha az fark edilir çünkü Mevlana’nın anlatım tarzı içinde kelama veya akaide dair meseleler kolayca fark edilemeyebilir. Ancak İmam Gazali de dahil olmak üzere pek çok alimimiz meseleyi boşlukların tanrısı olarak görmeye o kadar meyillidirler ki ortada bir boşluk kalmayınca bu sefer kendileri bir boşluk çıkarabilmektedirler.

 

Bu duruma en iyi örnek İmam Gazali’nin determinizm eleştirisinde kullandığı ateş ve pamuk misalidir. Bu örneğe geçmeden önce konunun temeli ve tartışma alanları hakkında kısa bir açıklama yapalım.

 

Sebepler ve ilahi irade yahut daha geniş manada nedensellik konusunda birkaç genel teori vardır. Bunlar; determinizm, okasyonalizm, konkürentizm ve salt muhafazacılık teorileridir.

 

Determinizm: Belirlenimcilik olarak da bilinir. Bu teoriye göre evrendeki bütün olaylar, kendisinden daha önce meydana gelmiş başka olayların sonucudur. Olaylar arasında zorunlu bir nedensellik ilişkisi vardır. Buna göre gelecekte meydana gelecek bütün olaylar da geçmişte meydana gelmiş olayların kesinliği veya değişmezliği oranında kesin ve değişmez olacaktır. Ancak determinizmde insanın bu kadar keskin determinist yasalara tabi olup olmadığı tartışmalıdır.

 

Cüveynî, Bâkıllânî ve özellikle İmam Gazali gibi isimler determinizme şiddetle karşı çıkmışlardır. Bu isimlere göre sebep ve sonuç arasında bir zorunluluk kabul edilmesi kişiyi alemin ezeli olması sonucuna götürür. İlahi iradeyi kısıtlayan bir izlenim uyandırır. Ayrıca determinist olaylar zincirinin kırılması demek olan mucizeleri de inkâr etmeyi gerektirir.

 

Okasyonalizm: Ara nedencilik veya vesilecilik olarak da bilinir. Bu teoriye göre, evrendeki tüm olayların gerisindeki gerçek neden Tanrıdır. Olaylar arasındaki nedensel ilişki Tanrının müdahalesiyle açıklanmalıdır. Bir şeyi yapmak, onun nasıl yapılacağını bilmeyi gerektirir. Tek başlarına hiçbir şey bilmeyen nesneler (veya tözler) kendi başlarına bir eylemde bulunamaz. O hâlde bu nesnelerin görünüşte birbirlerini etkilemelerinin kendilerinin ötesinde gerçek bir nedeni olmalıdır. Bu gerçek neden de Tanrı veya Tanrı'nın eylemidir. Bu bağlamda okasyonalizmde neden-sonuç ilişkileri birer görünüşten, ardışıklıktan ibarettir ve arkalarındaki asıl neden, görünüşteki neden-sonuç ilişkisini kuran şey Tanrıdır.

 

Konkürentizm: Literatürde mutabakatçılık olarak da bilinir. Bu teoriye göre evrende meydana gelen her şey hem Tanrı'nın hem de diğer ikincil sebeplerin etkisiyle meydana gelir. Tanrı'nın yaratması süreklidir ancak diğer varlıkların veya faktörlerin de kendilerine göre bir etki güçleri vardır. Konkürentizm düşüncesinde olan bitenlerin gerçek sebebi hem Tanrı hem de ikincil sebeplerdir. Bu ikisi birlikte ve aynı anda etkilidir. Ateş ve pamuk örneğinden gidersek; pamuğun yanmasında hem ateş hem de Tanrı aynı anda ve birlikte etkilidir.

 

Salt Muhafazacılık: Bu düşünce hem sebeplerin hem de Tanrı'nın olayların meydana gelmesinde etken bir güç olduğunu kabul eder. Ancak Tanrı'nın etkisini daha az, sebeplerin etkisini ise daha fazla görür.

 

Şimdi Gazali’nin ateş ve pamuk örneğine geri dönelim.

 

İslam aleminde İmam Gazali okasyonalist veya vesileci bir düşünür olarak kabul edilir. Gazali’ye göre su içmekle susuzluğun giderilmesi, yemek ile karnın doyması, ateşe temas etmekle pamuğun yanması arasında zorunlu bir ilişki yoktur. Bu eylemler birbirinin ardı sıra gerçekleşir ancak bu ardışıklık objektif bir tabiat yasasına dayanmaz, Allah Teala’nın onları ardışık olarak takdir etmesinden kaynaklanır. Allah isterse ateşe temas eden pamuk yanmayabilir, yemek yiyen doymayabilir. Çünkü gerçek fail ateş veya yemek değildir. Bunun aksini düşünmek cansız ve şuursuz tabiatın canlı, şuurlu ve irade sahibi olduğunu kabul etmek demektir. Sebep ve sonuç arasındaki ilişkiler bizim zihinlerimizin alışkanlığı sonucu kurulmuş ilişkilerdir. Batı dünyasında da bu görüşü savunan Berkeley, Leibniz, David Hume gibi isimler olmuştur. Hatta Hume’a göre sebep sonuç ilişkisinin zorunluluğu gözlem ve deneylerden doğrudan çıkarılamaz ve böylesi çıkarımlar birer habitus yani zihinsel alışkanlıktır. Sebep-sonuç ilişkisini zorunlu görmek ise bir fetiştir.

 

Aslında sebep ve sonuç arasında ilahi irade açısından herhangi bir boşluk yoktur. Bilimsel gözlem ve deneylerle ulaşılan sonuçlar da ilahi iradeden bağımsız düşünülemez. “Pamuğun yanması için ateş ve hava gibi gerekli nedenler var olduktan sonra pamuk yanar.” demek ilahi iradeyi görmezden gelmek değildir. Ancak İslam dünyasında İmam Gazali, Cüveyni, Bakıllani hatta Eşari kelamcıları ile batı dünyasında Malebranch, Hume, Newton gibi isimler nedensellik ve ilahi irade konusunda sağlıklı bir ayrım yapamamışlar, hakikatte boşluk olmayan yerlere boşluklar koymak istemişler ve bu boşlukları ilahi irade ile doldurmaya çalışmışlardır.

 

Bu arada hem Gazali hem Newton gibi isimler kendi akıllarıyla gerçekten çok ciddi terakki etmiş, normal akılla ulaşılabilecek iman hakikatlerine ulaşmış isimlerdir. Bu noktada haklarını teslim etmek gerekir. Ancak sebep-sonuç ilişkisi gibi bazı konularda belli kanunları kabul etmemiz hâlinde ilahi iradenin görmezden gelinmiş olacağı gibi tuhaf düşüncelere de kapılabilmişlerdir.

 

Gelecek yazıda Müslümanların her şeyi ilahi bir mucize olarak anlamak ve açıklamak eğilimlerinden bahisle boşlukların tanrısı anlayışını irdelemeye devam edeceğiz.

Tanrı'ya İhtiyaç Yok mu?

 

Popüler ateizmin temel iddialarından birisi, bilimin henüz açıklayamadığı hususları açıklamak için “Tanrı” kavramının kullanıldığı şeklindedir. Popüler ateizmin önde gelen isimlerinden R. Dawkins’in de belirttiği gibi; “Yaradılışçılar günümüz bilgisinde ya da anlayışında hevesle boşluklar ararlar. Eğer bariz bir boşluk bulunursa, bu boşluğu varsayılan olarak Tanrı'nın doldurması gerektiği farz edilir.”(6) Yazar iddiasını daha da ileriye götürür ve bilimin ilerlemesi ile evrende henüz açıklanamayan şeyler olan boşlukların küçüleceğini ve sonuçta Tanrı'nın yapacak hiçbir şeyinin ve saklanacak hiçbir yerinin kalmayacağını savunur.

 

Dawkins bu anlayışı biraz karikatürize ederek şunları da söyler: ““Bir şeyin nasıl çalıştığını anlamazsanız, bunu dert etmeyin: sadece pes edin ve bunu Tanrı yaptı deyin! Sinir dürtülerinin nasıl çalıştığını bilmiyor musunuz? Güzel! Hatıraların beyinde nasıl saklandığını anlamıyor musunuz? Harika! Fotosentez oldukça kafa karıştıran karmaşık bir süreç midir? Şahane! Lütfen problem üzerinde çalışmaya başlamayın, sadece vazgeçin ve Tanrıya başvurun. Sevgili bilim insanları, bilinmeyenleriniz üzerinde çalışmayın. Bilinmeyenlerinizi bize getirin ki onları kullanabilelim. Değerli bilgisizliği araştırarak onu boşa harcamayın. Bu şanlı boşluklara Tanrı'nın son sığınağı olarak ihtiyacımız var.”(7)

 

Peki, Dawkins ve benzeri söylemlere sahip ateistler bu iddialarında haklı mıdır?

 

Bir yönüyle evet, bir yönüyle hayır!

 

Önce haklı oldukları yerleri belirtelim. Gerçekten de birilerinin Tanrıyı “God of Gaps” (Boşlukların Tanrısı) olarak kullandığı doğrudur.

 

Bilimin ilerleyişine baktığımızda fizik ve kimyaya dair meseleler hızla ilerlerken biyolojinin, yaşama dair bilimsel açıklamaların daha geç ilerlediği görülür. Hatta hayata dair bildiklerimiz fizik ve kimyaya dair bildiklerimizden daha azdır. Evrim meselesinin inananlarla inanmayanlar arasında bir savaş alanı hâline gelmesinin nedeni de budur. Çünkü Tanrı'ya inandığını düşünenlerin büyük çoğunluğu hayata dair her şeyi maddi ve fail bir neden olarak Tanrı'nın elinde görmek isterler. O alana bilimsel olarak açıklanabilen kanunların veya kuralların karışmasını istemezler. Bunu açıkça ifade etmezler ancak bilimsel olarak açıklanabilen herhangi bir şeyin “yaratılmamış” olduğunu zannetmeye eğilimlidirler. Bu eğilimin arka planında “Bir şey bilimsel olarak açıklanabiliyorsa o şeyi açıklamada Tanrı'ya ihtiyaç yoktur.” ön kabulü yatar. Bu nedenle de evrim teorisi veya türleşme gibi konulara kategorik olarak karşı çıkanlar vardır.

 

Bu arada hemen not olarak belirtelim; şu andaki biyolojik bilgimiz bu konudaki kanunların hepsinin tam olarak ne olduklarına dair kesin açıklamalar yapacak düzeyde değildir. Canlıların pek çok özelliklerinin genetik temelli olduğu gibi genel açıklamalar vardır ancak bu açıklamalar fizik veya kimyadaki kadar kesin değildir.

 

Bu bağlamda biyolojinin diğer bilimlerden daha yavaş ilerlediği ve onların gerisinde kaldığı bir gerçektir. Fakat evrim meselesine karşı çıkanların genel eğilimleri ve bu eğilimlerinin ardında yatan neden, hayatla ilgili alanda sadece kendi Tanrı anlayışlarının açıklayıcı olarak kalmasını istemeleridir. Bilimin bu alana müdahalesini ve bu alanda bir şeyler söylemesini bilimsel açıklamanın Tanrı'ya ihtiyaç bırakmayacağı endişesiyle kabul edememektedirler.

 

Bu yaklaşımın çelişkisi şuradadır: İnananlar big bang–büyük patlama teorisine karşı çıkmazlar. Hatta bu teoriyi evrenin ve zamanın bir başlangıcı olduğu inancına delil olarak kullanırlar. Ancak büyük patlama da bir kronolojiye sahiptir. Önce büyük patlama gerçekleşmiş, bir süre sonra kuarklar ve gluonlar bir araya gelerek proton ve nötronları oluşturmuştur. Bu esnada protonlar ve anti-protonlar birbirlerini yok ederek enerjiye dönüşmüşlerdir. Bir süre sonra döteryum ve helyum çekirdekleri oluşmuştur. Patlamayla üretilen atomların çoğu hidrojen ve helyumdur. Biraz da lityum oluşmuştur. Patlamayla üretilen elementler zamanla kütle çekimi etkisiyle bir araya gelmiş, yıldızları ve gökadaları oluşturmuştur.

 

Dikkatli okurlar ve ortalama zekaya sahip insanlar bu anlatılanların aslında bir evrim süreci olduğunu fark edeceklerdir. Genel mantık olarak biyolojideki evrim teorisinin de bu anlatılanlardan nitelik itibariyle bir farkı yoktur.

 

Büyük patlama teorisi maddenin evrimi teorisidir. Çoğumuzun “evrim” deyince aklımızda canlanan evrim teorisi ise canlılığın evrimiyle ilgilidir. Ancak büyük patlama teorisi inananları rahatsız etmezken biyolojideki evrim teorisi rahatsız etmektedir. Çünkü canlılık veya hayat insanı da kapsayan bir kavram olduğu için inananların çoğu bu meseleyi sadece Tanrı'nın elinde tutmak istemişlerdir. Zaten her şey Allah’ın elindedir. Mülk, fiziğiyle metafiziğiyle umumen O’nundur. Ancak inananların elinde tutmak istedikleri şey açıklamanın ve teorinin kendisidir. Bu da aslında Tanrı'yı hem aktif fail hem de maddi bir sebep gibi düşünmeye yol açmaktadır. Tanrı'yı maddi bir sebep gibi düşünmek önemli bir düşünce açmazıdır. Ancak inananların çoğu bunun farkında değildir.

 

Beş Bilinmeyen ve Boşlukların Tanrısı

 

Benzeri bir durum yakın geçmişte mugayyebat-ı hamse meselesinde de yaşanmıştır. Mugayyebat-ı hamse “beş bilinmeyen şey” demektir.

 

Kur’an’da “Kıyamet vakti hakkındaki bilgi, ancak Allah'ın katındadır. Yağmuru O yağdırır, rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Yine hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır.”(8) buyrulur.

 

Efendimiz (sas) de bir hadislerinde “Gaybın anahtarları beştir.” buyurduktan sonra bu ayeti okumuştur.(9)

 

Aslında ayette belirtilen hususlar onların gayb alemi hakkındaki durumlarıyla ilgilidir. Ancak Müslümanlar bu hususları tamamen bilinemez, dolayısıyla üstünde düşünülemez, konuşulamaz, hakkında hiçbir tahminde bulunulamaz olarak anlamayı tercih etmişlerdir. Farklı bir örnek olarak bazı Müslümanlar “Rahimlerde olanı o bilir.” ibaresini “Rahimlerde olanın cinsiyetini sadece o bilir, siz bilemezsiniz. O hâlde bu konuda çalışmalar yapmayın, tahminlerde bulunmayın.” demiş gibi anlamayı seçmişlerdir. Yahut “Yağmuru o yağdırır.” ibaresini de “Yağmurun yağması konusunda sizin yapabileceğiniz hiçbir şey yoktur. Sadece yağmur duası yapın. Bunun dışında hiçbir şey yapmayın.” demiş gibi anlayıp bu konudaki çalışmaları reddedebilmişlerdir. Ancak meteorolojinin gelişmesiyle yapılan bazı hava tahminlerini yahut ana rahmindeki bebeğin cinsiyetinin belirlenmesini her ne kadar başlarda kabullenememişlerse de sonradan geri adım atmışlardır. Bu da bazı inananların kendi zihinlerindeki boşlukları kendi Tanrı anlayışlarıyla doldurduklarını, o çarpık anlayışın aksine açıklamaları da kabul edemediklerini gösterir.

 

Aslında az önce verdiğimiz örnekler de biyolojik evrim teorisine karşı çıkışlar da bir şeyi açıklanamaz ve mucizevi gördükten sonra o şeyi doğrudan Tanrı'ya bağlama eğilimidir ve bu eğilim bir cins Boşlukların Tanrısı anlayışıdır.

 

Boşlukların Tanrısı Anlayışının Farklı Bir Versiyonu

 

Günümüzde var olan hâliyle “Önce sebepler adına elinden geleni yap, sonra dua et!” düşüncesini hepimiz az çok biliriz. Bir kimse maddi sıkıntı içine girse, hazır parası olmasa, kira veya fatura borçları da yaklaşmış olsa, o zorlu durum içerisinde ellerini açıp; “Allah’ım! Acil ödemem gereken borçlarım var ancak param yok. Sen imdadına yetiş!” diye dua etse, sonra unuttuğu bir alacağı eline geçse yahut elindeki bir işi tamamladıktan sonra hiç beklemediği şekilde peşin bir ödeme alsa, insanların çoğu ellerine geçen bu paraları duasının kabul edildiği şeklinde yorumlamaz. Çünkü çoğu insan “Zaten alacağım vardı, borçlu da borcunu ödedi.” yahut “Zaten çalıştığım işin karşılığı olarak ödeme yapıldı.” diye düşünür.

 

Yine çoğu insan “salih insan” kavramını olağanüstü yetenekleri olan, keramet gösterebilen biri şeklinde tasavvur eder.

 

Bu durumların “Boşlukların Tanrısı” kavramı ile ilgisi şudur: İnsanların çoğu normal hayatın olağan akışı içerisinde olup biten şeylerle yetinmemektedir. Bu insanlar hayatın içinde bir olağanüstülük, bir kapalılık, bir gizem aramaktadır ve Tanrı'nın varlığını, tasarruflarını ancak böyle yerlerde görebilmektedir.

 

Bu nedenle örneğin insanlar onuncu kattan düşen bir çocuk için “Öldürmeyen Allah öldürmüyor.” derler. Ancak normal hayatın akışı içinde aynı çocuğun ölmemesine kimse aynı cümleyi kurmaz.

 

Yahut ormanda bir ağacın altında ayakları kırılmış, hareket edemeden yatan bir tilki olsa, bir kartal da ağacın dalında kendi yiyeceğini yiyip artan yiyecekler ağacın altındaki tilkinin önüne düşse ve tilki o şekilde beslense insanların çoğu bu olaya karşı “Bak Allah’ın işine!” diyeceklerdir. Bu yorum elbette doğrudur. Ancak her gün milyarlarca canlının rızıklarını temin etmeleri karşısında kimse Allah Teala’nın Rahman ve Rezzak isimlerinin tecellisini pek görmez.

 

Kur’an’ın ve Efendimiz’in (sas) anlattığı Allah, iman veya İslam bu değildi. Sahabe de böyle değildi. Ancak her nasılsa Tanrı'yı ancak olağanüstünde, farklı ve tuhaf şeylerde arama, sadece o noktalarda görme temayülü sonradan çok yaygınlaşmış ve bünyeyi sarmıştır. Böyle olunca da insanların işleri yolunda gittikçe, insanları aktif olarak her gün zorlayan dertler bittikçe Tanrı'nın normal hayat içinde hatırlanması da azalmaktadır. Hatta insanlar beş vakit namaz kılsalar bile bu hatırlama azalarak devam etmektedir.

 

Ters yönden bir örnek daha verelim: Belediye hizmetlerini, belediyelerin nasıl çalıştığını hepimiz az çok biliriz. Sular kesilmedikçe, otobüs seferleri aksatılmadıkça, çöpler her gün toplandıkça insanlar bir belediyenin varlığını bile pek düşünmezler. Ancak ulaşım, temizlik, suya ulaşma gibi hizmetlerde bir aksaklık olunca insanlar yaşadıkları şehirde bir belediyenin olduğunu ve bu işlerden onun sorumlu olduğunu hatırlar. İnsanların Tanrı algısı da belediye algısına benzemektedir. Tıbbın ve medeniyetin gelişmesiyle günlük hayatın içerisinde ölümler, kazalar, zahmetler, daralmalar azaldıkça Tanrı'ya ihtiyaç kalmayacağı düşüncesi veya hissi, Tanrı'ya ihtiyaç duymama algısı öne çıkmaktadır.

 

İnsanlarda böyle bir Tanrı tasavvuru gelişince günde beş vakit namaz da kılsa, bir zikir halkasına da katılsa kişinin Allah’ı anmadan, hiç hatırlamadan günün geçirmesi mümkün olabilmektedir. Çünkü Allah Teala’nın varlığını sadece olağanüstü, doğa ötesi olaylarda arayınca artık Allah’a -haşa- günlük hayat içerisinde yer vermiyorsunuz demektir. Bu da Yüce Allah'ı kendi zihinlerinizde hakikaten çok dar bir alana hapsetmek demektir.

 

Bu bağlamda “Boşlukların Tanrısı” kavramının sadece bilim ve felsefede tartışılan bazı akademik konuların bir konusu olmaktan daha öte bir anlamı vardır. O da insanların zihinlerindeki Tanrı tasavvuruyla doğrudan alakalıdır. Zihinlerdeki bu Tanrı tasavvurunun Allah Teala’nın zatına, isim ve sıfatlarına uygun olmadığını da ayrıca anlamak gerekir.

Kelamcıların Anlattığı Allah ve Kur’an’ın Anlattığı Allah

 

Bediüzzaman bir yerde kelam alimlerinin Allah Teala’nın varlığı, isim ve sıfatları, alem ve insanlarla ilişkisini anlatmada kullandığı genel yöntemleri ile Kur’an’ın Allah Teala’yı anlatması arasında ciddi bir farkın olduğunu söyler. Bu farkı da şu örnekle açıklar:

 

Bazı Sözlerde ulema-i ilm-i kelâmın (kelam ilmi alimlerinin) mesleğiyle, Kur'ân'dan alınan minhâc-ı hakikînin (gerçek yol, hakiki usul) farkları hakkında şöyle bir temsil söylemişiz ki:

 

Meselâ, bir su getirmek için, bazıları küngân (su borusu) ile uzak yerden, dağlar altında kazar, su getirir. Bir kısım da her yerde kuyu kazar, su çıkarır. Birinci kısım çok zahmetlidir, tıkanır, kesilir. Fakat her yerde kuyuları kazıp su çıkarmaya ehil olanlar, zahmetsiz her bir yerde suyu buldukları gibi, aynen öyle de:

 

Ulema-i ilm-i kelâm, esbabı (sebepleri), nihayet-i âlemde (alemin sonunda) teselsül ve devrin muhaliyetiyle (imkansızlığıyla) kesip, sonra Vâcibü'l-Vücudun (Varlığı zorunlu olan Allah’ın) vücudunu (varlığını) onunla ispat ediyorlar. Uzun bir yolda gidiliyor. Amma Kur'ân-ı Hakîmin minhâc-ı hakikîsi ise, her yerde suyu buluyor, çıkarıyor. Her bir âyeti, birer asâ-yı Mûsâ (Hz. Musa’nın asası) gibi, nereye vursa âb-ı hayat fışkırtıyor.”(10)

 

Bu paragraflarda anlatılmak istenenler özetle şudur: İslami ilimlerde kelam alimleri isbat-ı vacip adı verilen Allah Teala’nın varlığını ve birliğini kanıtlamak için iki önemli delil kullanırlar. Bunlar imkân ve hudus delilleridir. İmkân delili kısaca; evrenin var olup olmamasının imkan dahilinde olduğu, var olduğu gibi olmayabileceği, bu ikisinden birisinin tercih edildiği, bunu tercih edenin ise Allah Teala olduğu argümanıdır. Hudus delili ise; Evrenin değişim içinde olduğu, değişen her şeyin sonradan olduğu, sonradan olan her şeyin bir başlatıcısı olduğu, bunun da Allah Teala olduğu argümanıdır.

 

İmkân ve hudus delilleri devir ve teselsül iddialarının geçersizliğini kanıtlamak için kullanılmıştır. Devir ve teselsül kavramları eski dönemlerde evrenin ezeli olduğu iddiasının temel argümanıdır. Bu argümana göre varlıklar, sebep sonuç ilişkisi içerisinde sonsuza kadar geriye doğru ve zincirleme bir şekilde varlıklarını devam ettirmektedirler. Kelamcılar da bu iddiayı geçersiz kılmak için imkân ve hudus delillerini kullanmışlardır.

 

Ancak kelamcılar bunu yaparken önce zihnen alemin başlangıcına kadar gidip o noktada devir ve teselsülün imkânsızlığını gösterip sonra Allah’ın varlığını ispatlamaya kalkışırlar. Bediüzzaman da bu durumu su getirmek için uzak yerlerden, dağların altından borular döşeyerek su getirmeye benzetir. Böyle bir işlem çok yerde hem boşluk hem arızalar çıkaracaktır. Nitekim imkân ve hudus delilleri zamanla yetersiz bulunmuş, başka delillerle desteklenmeye çalışılmıştır. Günümüzde de bu delillerin açıkçası eski anlamı ve geçerliliği kalmamıştır.

 

Meselenin konumuzla ilgisi ise şudur: Geleneksel kelam alimlerimizin bu yöntemi gerçekten de bazı boşluklar doğurmaktadır. Alimlerimiz o boşlukları doldurmakta antik çağ ve orta çağ felsefesinin kavramlarını (cevher ve âraz gibi) kullanmaya çalışmışlardır ancak günümüzde bu kavramların da sadece nostaljik değerleri kalmıştır.

 

Bediüzzaman’ın bahsettiği Kur’an’ın yöntemi ise bu değildir. Kur’an, Allah Teala’yı var olan her şeyde isim ve sıfatları yahut icraatları itibariyle görülebilir, anlaşılabilir, tefekkür edilebilir bir Vacibü’l Vücud (Varlığı zorunlu olan) olarak anlatır. Adeta Hz. Musa’nın (as) asası gibi vurduğu her yerde bir kuyu kazar ve su çıkarır. Suyu getirmek için uzaklardan borular döşemeye ihtiyaç duymaz. Böylece Allah Teala’nın varlığı ve birliği kâinatın her noktasında, her zerresinde hiçbir boşluk bırakmamacasına kendini gösterir, ispat eder ve anlatır. Bilimin bulguları da doğru bir bakış açısıyla yaklaşıldığında bu gösteriye ve anlatıya hizmet eder.

 

Sonuç olarak diyebiliriz ki, Kur’an’ın anlattığı Allah “Boşlukların Tanrısı” değildir. Efendimiz (sas) de sadece boşlukları dolduran ve doğa üstü hadiselerle anlaşılabilen, günlük hayatın olağan akışı içinde pek fark edilmeyen bir tanrıdan bahsetmemiştir. Ancak zamanla pek çok Müslümanın zihninde “tanrı”, sadece açıklanamayan boşluklarda kendini gösteren bir biçime bürünmüştür. Bunun da büyük ölçüde Müslümanların veya diğer din mensuplarının özellikle de avam kesiminin zihinsel tembelliğinden kaynaklandığı düşünülebilir. Alimlerde rastlanan eğilim ise bir bakış açısı hatası yahut meseleleri felsefe geleneğinin içinden görme ve anlatma yanlışı olarak görülebilir.

 

Açıklama & Bilim ve Dinin Açıklamaları

 

Bilimin temel varsayımı, mevcut evrenin fiziksel terimlerle ve doğa üstü güçlere başvurmadan açıklanabilir olmasıdır. Bu varsayım herhangi bir inancı inkâr etmeyi gerektirmeyen ve doğru olduğu kabul edilen bir önermedir. Herhangi bir teistin de bu iddiadan rahatsız olmaması gerekir. Çünkü her ne kadar üzerinde uzlaşılmış tek bir bilimsel yöntem olmasa da hipotezler, deneyler, veriler, kanıtlar, ispatlar, modifiye edilmiş hipotezler, sonra teori oluşturmalar gibi genel geçer bilimsel teknikler evrenin bazı yönleriyle açıklanabilir olmasını sağlamıştır. Ancak “Bilimsel yöntemle evrendeki her şeyi açıklayabiliriz.” demek bilimsel değil metafizik bir önermedir. Beşerî bir arzuyu veya romantik bir ideali ifade eder. Ayrıca evrende rasyonel olarak açıklanamayan bir şeyin ortaya çıkması hâlinde “Bilim, mevcut evreni fiziksel terimlerle ve metafizik güçlere başvurmadan açıklayabilir.” hipotezinden vazgeçilmesi bilimsel yöntemin kendi gereğidir. Ancak bilimi yahut bilimsel verileri ateizm propagandasına alet etmek isteyen bazı popüler isimler meselenin bu yönü üzerinde pek durmak istemezler.

 

Diğer yandan, bilimsel açıdan tekrar eden olayları açıklayan teorilerin veya hipotezlerin doğruluğundan emin olabiliriz. Bunda bir sakınca yoktur. Çünkü bu hipotez veya teoriler o konuda geleceği tahmin etme fırsatı sunar. Fakat tekrarlanamayan olayların açıklanmasında aynı şeyleri söyleyemeyiz. Çünkü örneğin evrenin başlangıcı yahut big bang anı her zaman tekrarlanabilir bir şey değildir. Evrenin başlangıcı gibi konularda var olan ve geçerli kabul edilen standart bilimsel modeller ise bizlere sadece var olan olayları açıklamışlardır. Bunun ötesinde bir açıklama sunamamışlardır. Bu da mekanizmanın bizzat kendisiyle değil sadece işleyişiyle, işleyiş prensipleri ile ilgili açıklamalardır. Ancak bir şeyin işlemesi o şeyin bizzat kendisi değildir yahut bir şeyin kendisi o şeyin işleyişinden ibaret değildir.

 

O hâlde diyebiliriz ki; bilimsel modellerin sunduğu açıklamalar sebep sonuç ilişkisi içinde veya o temele bağlı olan açıklamalardır. Bunlar ise yaratılış veya varoluş hakkında açıklamalar değildir. Dolayısıyla bilimin sunduğu açıklamalar bir şeyin (evrenin, atomun, hücrenin, hareketin, çekimin vb.) sıfır noktasına, mahiyetine, hakikatine, varoluşuna, anlamına ilişkin açıklamalar değildir. Dinin, daha doğrusu kutsal kitapların veya daha özelde Kur’an’ın açıklamaları ise bambaşka bir boyutta, farklı bir kulvardadır. Hatta bu açıklama türleri arasında bir kulvar farkından değil bir mahiyet farkından bahsedilmelidir. Dolayısıyla bilimin açıklamalarına bakılarak “Bilim bu konuyu açıkladı o hâlde dinin bu konudaki açıklamalarına gerek kalmadı.” demek mantıklı bir yaklaşım değildir.

 

Bazı ateist düşünürler yahut bilim adamları bir konuyu bilimin açıklamasına bakıp o konuda farklı açıklama türlerine ihtiyaç duyulmadığını, özellikle de dinin açıklamalarının boşa düştüğünü iddia edebilmektedirler.

 

Peki neden?

 

Öncelikle, bilimin bir konudaki açıklamaları bize o konuda tasarruf hakkı ve imkânı sağlamaktadır. Örneğin mikrop kavramının bilinmediği zamanlarda bir insanın hasta olduğunda iyileşmesi veya ölmesi insan iradesinin dışındadır. Ancak mikrop kavramı, hastalıkların meydana gelme süreçleri anlaşılıp açıklanınca artık o alanın insanın eline geçtiği düşünülmekte, böyle bir his doğmaktadır. İnsanların da bir konuda tasarruf sahibi olunca kendilerini güçlü ve otoriter hissetmeleri doğaldır.

 

Diğer nokta takdim meselesidir. Bir şey başından beri sürpriz olarak takdim edilince ve sonradan sürpriz bozulunca insanın o konudaki önceki hislerinin, inancının bozulması da normal sayılabilir.

 

En önemli nokta ise şudur: Mekanizmayı açıklamış olmak aslında olaya dair pek de bir şey açıklamak değildir. Örneğin, “Yağmuru Allah yağdırıyor.” ve “Önce su buharlaşır, buharlaşan su gökyüzüne yükselip yoğunlaşır, burada su damlacıkları oluşur, damlacıklar bir araya gelince de yağmur oluşur ve yere düşer.” demek farklı açıklamalardır. İkincisi yağmurun yağmasının mekanizmasını açıklamaktadır. İlk açıklama ise bir inancın sonucudur. İkinci açıklamayı birinci açıklamadan daha üstün kılan herhangi objektif bir kriter yoktur. Diğer yandan; “Yağmurlar şu şekilde oluşur. Ay dünyanın etrafında dünya da güneşin etrafında döner.” demekle yağmurun yağmasındaki veya gezegenlerin hareketindeki ilim, irade, kudret, mucize, hikmet vb. azalmış olmaz.

 

İnsanların genelinde önceden anlamadıkları bir husus anlaşılır hale gelince o konuya dair hayranlık hislerinin kaybolması gibi bir eğilim vardır. Bir illüzyonisti daha önce hayranlıkla izleyen bir çocuk büyüyünce o numaraların nasıl yapıldığını anlayınca eski hisleri kaybolur. İnsandaki bu eğilim bilimsel açıklamalar sonrasında açıklanan hususlarda ilahi iradeyi, ilmi ve kudreti artık eskisi gibi hissedememe eğilimi oluşmuş olabilir.

 

Ayrıca dinlerin dışındaki alanların da bazı açıklamalarda bulunmaları insanların iştahını artırabilmektedir. Bir hastalığın nasıl tedavi edilebileceği, borsada nasıl para kazanılabileceği, bir savaşın nasıl kazanılabileceği anlaşıldıktan sonra o konulara olan ilgi ve eğilim de artmaktadır. Bu da Allah Teala’nın o konularla ilgili tasarruflarını düşünmeyi geri planda bırakıyor olabilir. Bunların hepsi ayrı birer alternatif olarak düşünülebilir.

 

Teist Cevaplar ve Argümanlar

 

Boşlukların tanrısı meselesinde teist argümanlar da ateist argümanlar kadar güçlüdür. Bu argümanların her yönünü ayrı ayrı ele almak kitaplık çapta bir çalışmayı gerektirir. Biz sadece bazı yönlerine karşılaştırmalı olarak temas edip geçeceğiz.

 

Ateist Argüman: Tanrı inancı insanların doğada henüz bilemedikleri, anlayamadıkları olayları açıklamak için kullandıkları bir kavramdır. Ancak bilim ilerledikçe bu boşluklar dolacak, evreni açıklamak için tanrı kavramına gerek kalmayacaktır.

 

Teist Argüman: Tanrı'nın varlığı bilinemeyen ve açıklanamayan doğa olaylarıyla değil, aksine bilinen ve açıklanabilen doğa olayları ile daha iyi anlaşılır. Newton kütle çekimi teorisini geliştirdikten sonra “Gezegenlerin hareketini matematik yasalarla açıklayabildiğime göre Tanrı'ya gerek kalmadı.” dememiştir. Kepler de “Tanrı gezegenlere matematiksel olarak anlayıp açıklayabileceğimiz kanunlarla hareket vermektedir ve bu harika bir şeydir.” der. Örnekler çoğaltılabilir. Dolayısıyla Tanrı'nın varlığına inanma evrendeki açıklanamaz olaylardan çok açıklanabilir, anlaşılabilir olaylara bağlıdır.

 

Teistlerin bu konudaki bir başka cevabı özetle şu şekildedir: Bir arabanın nasıl çalıştığıyla ilgili mekanizmayı açıklayabiliyor oluşumuz arabanın bir tasarımcısı olmadığı anlamına gelmez. Evrenin nasıl işlediğinin mekanizmasını açıklayabiliyor oluşumuz da evrenin bir Tanrı tarafından yaratılmadığı sonucunu doğurmaz. Tam aksine, bir şeyi açıklayabiliyor olmak açıklanan şeyin bir düzen içinde var olduğunu gösterdiği için Tanrı'nın varlığına daha fazla ışık tutar.

 

Bir başka cevap da şu şekildedir: Tanrı, bilime alternatif bir açıklama modeli değildir. Tanrı'yı yanlış bir tasavvurla sadece anlam verilemeyen şeyleri anlamlandırmak için kullanan insanlar olabilir. Ancak Tanrı “Boşlukların Tanrısı” değildir. Aksine, bütün açıklama modellerinin dayanacağı temel dayanaktır. Bilimsel, edebî, kültürel, metafizik, sanatsal her türlü açıklama modelinin bir şeyleri kendi yöntemlerine göre açıklayabiliyor olmasını sağlayan asıl şey Tanrı'nın varlığıdır.

 

Bir başka cevap şu şekildedir: Ne Hristiyanlık ne Yahudilik ne de İslam teolojisinde Tanrı kavramı bilime alternatif bir açıklama aracı olarak kullanılmamıştır. Bazı dönemlerde bazı bilim adamlarının buluşları veya izahları din adamları tarafından dine aykırılık nedeniyle kabul görmemiş hatta baskılanmış olabilir. Ancak bunlar meselenin siyasi yönüyle ilgilidir ve elbette yanlıştır. Halbuki teolojide veya kelamda Tanrı'nın varlığını kanıtlamak için bilinemeyen şeylerin varlığı bir delil olarak kullanılmamıştır.

 

Tam aksine hem Kur’an’da hem Hristiyan teolojisinde Tanrı'nın varlığını göstermek için insanların kâinatta bilebildikleri olaylardan hareket edilmiştir. Bu olayların çalışma prensipleri, iç mekanizmaları değil bizzat kendilerinin arkasında yatan hakiki mananın, tek yaratıcının, aslî hikmetin Tanrı olduğu anlatılmıştır.

 

Bu durumda Müslümanlara, Hristiyanlara veya Yahudilere “Siz bilimin açıklayamadığı konuları açıklamak için Tanrı kavramını canlı tutuyorsunuz.” şeklinde bir suçlama yöneltmek anlamsız olacaktır.

 

Allah Teala’dan bizleri eşyanın hakikatini olduğu gibi görmeye, “O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur.”(11) hakikatini kendi seviyelerimize göre idrak etmeye muvaffak kılmasını diler ve dileniriz.
 



1) Buhârî, İ’tisâm 21; Müslim, Akdıye 15
2) Buhârî, Tevhîd 52; Müslim, Müsâfirîn 243

3) İmam Gazali, İman ve Küfür Sınırı (Faysalü’t-Tefrika), s. 186

4) Bediüzzaman, Mektubat, 28. Mektup, Sekizinci Risale

5) Ta-Ha, 2-3
6) Richard Dawkins, Tanrı Yanılgısı, s. 125

7) R. Dawkins, a.g.e., s. 131-132

8) Lokman, 34

9) Buhari, Tefsiru Sure, 6/1
10) Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, 26. Mektup, Dördüncü Mebhas, Üçüncü Mesele

11) İsra, 44