12 dk.
06 Nisan 2026
Gizli İkinci Evlilik: Dini Bir Hak mı, Ahlaki Bir Yıkım mı?-gorsel
Youtube Banner

Gizli İkinci Evlilik: Dini Bir Hak mı, Ahlaki Bir Yıkım mı?

Soru: Sizin için belki çok fazla karşılaştığınız bir soru olacak ancak zihnimde bir türlü sükûnete kavuşturamadığım, vicdanımı yaralayan bir mesele var. Geçtiğimiz günlerde sosyal mecralarda, dindar olarak bilinen çevreler arasında ikinci eş mevzusu hararetle tartışıldı. Bir hanımefendi, dindar kimliğiyle tanınan bir beyefendinin, eşinden ve ailesinden gizli başka bir hanımla dost hayatı yaşadığını dile getirerek bir isyanda bulundu. Ne acıdır ki bu hanımefendi, aynı camiadan birçok erkek tarafından, "Siz insanların nikâhlı eşi hakkında nasıl böyle fütursuzca konuşursunuz? Erkeğin eşine haber verme zorunluluğu yoktur, iki şahit kâfidir." denilerek adeta linç edildi.

 

Sormak isterim; ailenin rızası ve haberi olmaksızın, gölgeler ardında yaşanan bu durum alenen aldatmak değil midir? Bize bugüne dek İslam'ın evlilik kurumunda huzuru, güveni ve sadakati temin eden sarsılmaz bir kale olduğu anlatılmadı mı? Oysa bu tavır söz konusu ulvi değerleri fütursuzca çiğneyen, kadının onurunu ve şahsiyetini derinden rencide eden bir eylem değil midir? Duyduğum kadarıyla yalnızca Maliki fıkhında eşe haber verme mecburiyeti varmış. Böylesi bir haksızlığın fıkhi mazeretlerle meşrulaştırılmaya çalışılmasını aklım ve kalbim bir türlü kabullenemiyor.

 

Cevap:

 

1. Maalesef dindar kisvesine bürünen kimselerin dahi en ağır günahları, adeta dinden ve ahlaktan bihabermişçesine fütursuzca işleyebildiklerine hep birlikte esefle şahit oluyoruz. Nitekim Peygamber Efendimiz'in (sas) işareti ve ashabının ifadesiyle: "Aynı çatıyı paylaşmadığınız, akçeli işlerde karşı karşıya gelmediğiniz veya yolculuk, zindan gibi meşakkatli anlarda hâlini müşahede etmediğiniz bir kimse için sırf görünüşüne bakarak 'İyi insandır.' hükmünü vermeyin!"

 

2. Fıkıh mezheplerine dair söz söyleyen farklı kimseler içinde bulundukları topluma göre doğru veya yanlış farklı hükümler vermiş olabilir. Buna karşın kurucu imamların (Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbeli...) ortaya koyduğu hükümlerin içinde sizin ifade ettiğiniz gibi bir hüküm asla yoktur. Size bu hususta "Bu iş caizdir!" diyerek ahkâm kesenler, hakikati gölgelemiş ve meseleyi işlerine geldiği gibi çarpıtmışlar. Onların arkasına sığındığı argüman, aslında "Bir kızın velisinin izni olmadan nikâhı kıyılır mı?" ya da "İkinci bir evlilik için ilk eşin rızası fıkhen şart mıdır?" gibi bambaşka soruların veya istisnai bazı hususların cevaplarıdır. Ortadaki gizli saklı ve yaralayıcı durumu aklamak için fıkhı bir kalkan olarak kullanmak, en hafif tabirle insafsızlıktır.

 

3. Gerçi sorunuzun doğrudan yanıtı bu değil ancak şu hakikati de belirtmek elzemdir: İslam'da birden çok evlilik (taaddüd-ü zevcat) meselesi; her daim, her mekânda ve herkes için geçerli mutlak bir hak değil, bilakis ağır şartlara bağlanmış bir ruhsattır. Bu iznin ardındaki hikmeti ve neden ağır şartlara tabi tutulduğunu inşallah başka bir yazıda tafsilatıyla ele alırız.

 

4. Meselemizin asıl düğümlendiği ve gönülleri yaralayan kısmına gelirsek: Aileden, mevcut eşten ve toplumdan bilinçli biçimde saklanan; nikâhın "işhârını" (ilan edilip duyurulmasını) fiilen ortadan kaldıran ikinci bir evlilik meşru görülemez ve caiz değildir. Bu tür bir birliktelik, meşru bir nikâh kisvesi altında savunulamaz; bilakis fıkhen "nikâh-ı sır" (gizli nikâh) hükmündedir ve zinaya (sifâh) aralanan tehlikeli bir kapıdır. Bu hususu şu usûl ve kaidelerle temellendirmek mümkündür:

 

* Nikâhta Aslolan Gizlemek Değil, İlandır: Nebevî öğreti, nikâhın ilan edilmesini açık ve kesin bir dille teşvik eder. “Nikâhı ilan edin” [1] emri, bu müessesenin omurgasıdır. Keza, “Helâl ile haramı (meşru evlilik ile gayrimeşru ilişkiyi) birbirinden ayıran şey, nikâhta def çalmak ve sestir (duyurmaktır)” [2] hadis-i şerifi, meşru yuvanın alamet-i farikasının kapalılık değil, aksine görünürlük ve toplumsal bilinirlik olduğunu apaçık ortaya koyar.

 

*Asr-ı Saadet Pratiği: Asr-ı Saadet'in nurlu iklimine baktığımızda bu teorinin fiilen yaşandığını görürüz. Resûlullah’ın (sas) bizzat kendi evliliklerinde velime (düğün yemeği) pratiği mevcuttur [3]; nitekim Abdurrahman b. Avf (ra) evlendiğinde ona “Bir koyunla da olsa ziyafet ver.” buyurmuştur. [4] Bu durum, nikâhın iki kişi arasında gölgelere hapsedilerek sessizce yaşanacak bir akit değil, toplum huzurunda tanınan meşru bir bağ olarak kurulması gerektiğini göstermesi yönüyle önemlidir. Erken dönem İslâm toplumunda eşten, aileden ve cemiyetten köşe bucak saklanan bir nikâhın normal karşılandığına dair tek bir güçlü örnek dahi yoktur, istikamet tamamen işhâr yönündedir.

 

*Sahabe-i Kiram'ın Tavrı: Adaletin timsali Hz. Ömer (ra) efendimize getirilen bir nikah örneği vardır. Bu vakada bir nikah kıyılmış ancak sadece bir kadın ve bir erkeğin şahitliğine başvurulmuştur. Şahit sayısı olarak bir erkek ve bir kadının olması yeterli değildir. Bir erkek ve en az iki kadın şahit olmalıdır. Hz. Ömer de bu duruma bakarak şöyle der: “İşte bu gizli nikahtır ve buna cevaz vermeyiz. Bunu sen daha önceden bir kez daha yapmış olsaydın recmedilirdin.” [5] Bu hadise Hanefilerin gizli nikah tanımına delil oluşturmuştur. Hanefilere göre gizli nikah şahitsiz veya yeterli sayıda şahit olmadan yapılan nikahtır. Hz. Ömer’in gizli nikah fiilinin karşılığı olarak “recm” cezasından bahsetmesi de manidardır. Hz. Ebu Bekir de gizlenme şartıyla yapılan nikah akdini geçersiz saymıştır. [6] Sahabe katında nikâhın gizli kapaklı yürütülmesinin asla hafife alınmadığını gösteren bu tavır, "Nasıl olsa iki kişi biliyor, yeterlidir." mantığının İslâm'ın ilk dönemindeki ruhla bağdaşmadığına işaret eder.

 

*Şahitlik Nikâhın Ruhu Değil, İşhârın Vasıtasıdır: Şahitliğin temel hikmeti nikâhı şaibeli ve kapalı bir ilişki olmaktan çıkarıp ispat edilebilir ve tanınabilir hâle getirmektir. Bu sebeple iki şahidi teknik bir formaliteye indirgeyip ardından nikâhı mevcut eşten, aileden ve cemiyetten saklamak; fıkhın asıl maksadını boşa çıkarıp sadece şekli korumaya çalışmaktır.

 

*Kur’an’ın Temel Şartı Adalettir: Çok eşlilik hususunda Kur'an-ı Kerim'in koyduğu sarsılmaz şart adalettir. Nisâ Suresi 3. ayet, açık biçimde “Adaletten korkarsanız birle yetinmeyi” emreder. İmam Taberî ve İbn Kesîr gibi müfessirler de ayeti, çok eşliliğin adalet şartına bağlandığı şeklinde açıklarlar. Bir kadını görünürde "eş" statüsünde tutup onu toplum önünde yok saymak, bir sır gibi saklamak, ona meşru eş itibarını vermeyip hayatını gölgeler ardında bırakmak adalet değildir ve ayetin ruhuna açıkça aykırı bir zulümdür.

 

*Eşler Arasında Adaletin Boyutları: Eşler arasında adalet konusu ilmihal ve fıkıh kitaplarında uzunca anlatılmıştır. Efendimiz’in (sas) bu konudaki uygulamaları da bellidir. Örneğin Efendimiz (sas) eşleri arasında nöbet uygulaması yapmıştır. Bir sefere çıkacağında yanında götüreceği eşinin hangisi olacağını kurayla belirlemiştir. İlgi ve şefkat açısından hepsine eşit davranmaya çalışmıştır. Hatta kalbinin meyli açısından dahi eşit olmaya çalışmış, sonunda da “Allah'ım! Bu, benim elimde olan konuda yaptığım taksimdir. Senin elinde olup benim elimde olmayan şeyden beni sorumlu tutma!” [7] şeklinde dua etmiştir. Buradan hareketle fıkıh kitaplarımız eşler arasında sevgi bakımından adalet şartı gibi bir şartın olmadığını belirtmişlerdir. Bu durum pozitif/normatif hukuk normları açısından ve hukukun zahire/görünüşe yani kanıtlanabilir somut durumlara göre işlemesi prensibine göre makul sayılabilir. Ancak meselenin ahlaki ve psikolojik/kalbî boyutuna bakıldığında bu durumun da erkeğin değerlendirmesi gereken bir durum olduğu açıkça ortadadır. Dolayısıyla birden fazla kadınla evlenmiş bir erkek “Birini daha çok sevmemde sakınca yok.” deyip meseleyi kestirip atamaz. Efendimiz’in (sas) kalbî meylin eşler arasında birisine daha fazla olması ihtimalinden dolayı Allah Teala’ya yakardığı açıkça ortadadır. Her şey fıkıh veya pozitif hukuk değildir. Meselenin bu yönü de göz ardı edilmemelidir.

 

-Diğer yandan, ikinci eşle evlenecek veya evlenen bir erkek bir gün bir eşinin diğer gün öbür eşinin evinde kalmalı, evler arasındaki mesafe uzaksa 1 hafta bir eşinin 1 hafta diğer eşinin evinde kalmalıdır veya süreyi buna göre ayarlamalıdır.

-Ramazan’da iftar davetlerinde davetin birine bir eşiyle, öbürüne diğer eşiyle katılmalıdır.

-Bayramlarda her iki eşin ailesine de ziyarette bulunulmalıdır.

-Eşlerden birine sağlanan maddi imkânlar diğer eşe de sağlanmalıdır. İkamet edilen ev, alınan elbise veya hediyeler, gösterilen ilgi ve muhabbet gibi hususlarda eşler arasında eşitsizlik olmamalıdır.

-Günümüzde meselenin gerçek pratiğine baktığımızda eşlerden birinin öne çıkarıldığı diğerinin ise geri planda bırakıldığı görülmektedir. Bu durumun ise adalet ilkesine uygun olmadığı açıktır. Bu ve benzeri hususlarda adalete tam riayet edilemeyecekse Kur’an açıkça “Tek eşli kalın!” demektedir.

 

Dolayısıyla eşler arasında eşit şartların sağlanamaması ve nikahlardan birinin gizli yapılması durumunda mevcut nikahın caiz veya İslami olmayacağı rahatlıkla söylenebilir.

 

*Şeklin Korunup Maksadın Çökmesi: Hâsılı, bir akitte hem işhâr (ilan) hem de adalet fiilen ortadan kalkmışsa, "Ortada bir imam, iki de şahit vardı." demek makul olmaz. Zira burada nikâhı nikâh yapan toplumsal meşruiyet ve kadın üzerindeki zulmü engelleyen adalet ilkesi yerle yeksan olmuştur. Böylesi içi boşaltılmış bir akdi "sahih nikâh" diye pazarlamak, fıkhın yüce maksadını basit bir şekilciliğe feda etmek olacaktır.

 

5. Büyük İmamların Fetvalarının Bağlamı ve Fıkhın Kötüye Kullanılması: Burada birtakım kimselerin "İki şahit olduktan sonra gizlense de nikâh sahihtir." diyerek bilhassa İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe gibi büyük müçtehitlerin kavillerini bu saklı hayatlara kalkan yapmaya kalkışması muhtemeldir. Ancak fıkhî metinlerin bağlamını (siyak ve sibakını) gözden kaçırmak, hakkı batıla alet etmektir.

 

İmam-ı Âzam'ın (öğrencisi İmam Muhammed üzerinden bize ulaşan) "Gizli nikâh, adil şahitler bulunduğunda caizdir." şeklindeki içtihadı ile bugün tartışılan "gizli ikinci hayat" trajedisi bambaşka şeylerdir. İmam-ı Âzam şahitleri tam olan bir akdin, birtakım arızi ve geçici sebeplerle (sultandan çekinme, borç tehlikesi, mehir hususundaki bir hassasiyet vb.) dışarıya duyurulmaması hâlinde sırf bu ilansızlık sebebiyle otomatikman bâtıl olup olmayacağı gibi teknik ve dar bir fıkhî soruyu cevaplamıştır. Onun nazarında o anki mesele, yeterli şehadetin spesifik durumlarda hukuken akdi ayakta tutup tutmadığıdır.

 

Oysa soruda ifade edilen ve bugün vicdanları kanatan tablo teknik bir gizlilik zorunluluğu değil; bir erkeğin ikinci evliliğini mevcut eşinden, ailesinden ve toplumdan sistematik bir biçimde köşe bucak saklaması, kadını fiilen gölgede bırakarak ona meşru bir eş itibarı vermemesidir. İmam-ı Âzam'ın kendi döneminin spesifik şartları ve zaruretleri muvacehesinde verdiği teknik bir fıkhî ruhsatı bağlamından koparıp alarak, kadının onurunu ezen ve çok eşlilikteki "adalet" omurgasını bütünüyle kıran bu modern zulüm modeline peşinen bir meşruiyet kılıfı olarak giydirmek; o büyük imama da fıkhın yüce maksadına da yapılmış ağır bir bühtandır. Onun cevap verdiği soru ile bugün bizim tartıştığımız bu haksızlık tamamen farklıdır. Bu mesele bize göre sahih bir nikah değildir, zinadır.

 

Bu noktada şunu da ifade etmeliyiz ki; “İlan edilmeden sadece iki şahitle yapılan bir nikah caiz olmaz.” ifadesinin doğru olmadığına dair hiçbir mezhep imamından bir alıntı yapılabileceğini sanmıyoruz. Biz kendi araştırmalarımızda bunu göremedik. Hz. Peygamber’in (sas) hadislerinin bizlere ulaşmasındaki en önemli kimselerden olan İmam Buhari’nin bu konudaki fikrini inceleyerek mevzuya devam edelim. İslami ilimlere aşina olan kimseler bilir ki: "Buhârî’nin fıkhı, bab başlıklarındadır." İmam Buhârî, pek çok hususta olduğu gibi bu meselede de “Benim görüşüm şudur.” diyerek düz bir fıkıh cümlesi kurmak yerine açtığı bab başlıkları ve o başlıkların altına yerleştirdiği hadislerle konuşur. Sahih-i Buhârî’nin Nikâh kitabında açtığı başlıklar fevkalade dikkat çekicidir:

 

  • “Velîme haktır” (باب الوليمة حق)
  • “Bir koyunla bile olsa velîme” (باب الوليمة ولو بشاة)
  • “Velîme ve davete icabetin hakkı” (باب حق إجابة الوليمة والدعوة)
  • ve “Nikâh ve velîmede def vurmak” (باب ضرب الدف في النكاح والوليمة)…

     

Bu hassas tertip İmam Buhârî’nin nikâhı yalnızca iki kişi arasında sessizce kurulan kapalı bir akit gibi değil; aksine toplum içinde bilinen, ilan edilen, yemeği verilip daveti yapılan sosyal bir hadise olarak çerçevelediğini gösterir. Özellikle Abdurrahman b. Avf (ra) hadisini “Bir koyunla bile olsa velîme” başlığı altında öne çıkarması ve düğün davetine gitmeyi emreden hadisleri sıralaması, nikâhı cemiyetin bildiği ve iştirak ettiği bir kurum olarak okuduğunu kanıtlar.

 

İSTİSNA: Bazen nikahı gizli tutmak çok istisnai durumlarda gerekli olabilir. Bunlar çok nadir görülebilecek durumlardır. Bu durumlarda şartlar düzeldiğinde nikahı duyurmak kaydıyla gizlemek söz konusu olabilir. Fakat bu noktada gerçek bir zaruretin olup olmadığı dikkatle, istişarelerle kontrol edilmeli; nefsani arzuların zaruret perdesinin arkasına saklanmasına müsaade edilmemelidir.

 

6. Velhasıl kelam bütün bu hakikatleri daha veciz bir fetva diliyle hülasa etmemiz gerekirse şu söylenmelidir:

"Nikâhın esası işhâr (duyurmak), çok eşliliğin esası adalettir. Eşten, aileden ve toplumdan saklanan; kadına toplumsal meşruiyet ve eş itibarı tanımayan ikinci evlilikte ne gerçek işhâr vardır ne de adalet. Bu sebeple böyle bir birliktelik caiz değildir; meşru bir nikâh kisvesi altında işlenen bir zulüm ve bâtıl bir nikâh-ı sırdır."

 

Dipnotlar:

 [1] Tirmizî, Nikâh, 6

 [2] İbn Mâce, Nikah, 20; Tirmizi, Nikah, 6; Nesai, Nikah, 72 

[3] Buhari, Nikah, 55-68 

[4] Buhari, Nikah, 7-54 

[5] Muvatta, Nikah, 26 

[6] Aktaran; DİB, Din İşleri Yüksek Kurulu 12.07.2017 tarihli fetva 

[7] Ebu Davud, Nikah, İbn Mâce, nikâh 47; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 144