7 dk.
29 Kasım 2023
Hz. Hüseyin ve Tarihe Düşülen Muhalefet Şerhi | Hasanî ve Hüseynî Meşrepler |2. Kısım-gorsel
Youtube Banner

Hz. Hüseyin ve Tarihe Düşülen Muhalefet Şerhi | Hasanî ve Hüseynî Meşrepler |2. Kısım

Hz. Hüseyin’in Tarihe Düştüğü Muhalefet Şerhi ve Tarihte Farklı Şerhler
 

İslam tarihiyle ilgili kaynaklar Hz. Hüseyin’in (ra) Kerbela’da biten yolculuğunda karşılaştığı pek çok kişinin kendisini yoldan çevirmeye, niyetinden vazgeçirmeye çalıştığına dair örneklerle doludur. Bu örnekler ve Hz. Hüseyin’in verdiği cevaplardan anlaşılmaktadır ki, Hz. Hüseyin aslında zafer kazanmayacağını çok iyi biliyordu. Kûfe’ye gönderdiği elçisinin öldürüldüğünü, Kûfelilerin o elçiyi, dolayısıyla kendisini yalnız bıraktığını zaten haber almıştı. Bu haberi aldıktan sonra kendisiyle birlikte yola çıkanlara “İsteyen benimle gelsin, isteyen dönsün.” teklifini de yapmıştı.1

 

Burada şu husus da bilinmelidir: Hz. Hüseyin (ra) Hicaz’dan Kûfe’ye doğru yola çıktığında yanında ailesi, çocukları ve diğer yakınları vardır. Yolda da bu kafileye katılanlar olmuştur. Müslim bin Akil (Hz. Hüseyin’in Kûfe’deki elçisidir) ve Abdullah bin Buktur'un (Hz. Hüseyin’in süt kardeşidir) Kûfe’de öldürülmelerinin haberi Hz. Hüseyin’in kafilesine ulaşınca Hz. Hüseyin “Gitmek isteyenler dönsünler gitsinler. Kendilerine bizden dolayı bir vebal ve sorumluluk yoktur!” deyince Hz. Hüseyin’in kafilesine sonradan katılanların hepsi kendisini terk etmiştir. Sadece Medine’den birlikte yola çıktığı yakınları kalmıştır. Böylece eleğin altında kalanlarla üstünde kalanlar arasındaki ayrım da netleşmiştir. Çünkü Hz. Hüseyin’in (ra) yanında kalanlar başlarına gelecekleri kestirebilecek kadar akıllı insanlardır. Bu da mücadeleyi ve gerekirse ölmeyi göze almış olmaları demektir.2

 

Bu noktada Hz. Hüseyin’in (ra) ölüme bilerek gittiği veya kendisiyle birlikte yakınlarını bilerek tehlikeye attığı düşünülebilir. Ancak zafer kazanamayacağını bilmek başkadır, öldürüleceğini bilmek başkadır. Hz. Hüseyin bir çatışma çıkmaması için elinden geleni yapmıştır. Kendi üzerine gönderilen birlik komutanlarıyla da devlet görevlileriyle de sulh eksenli konuşmuş hatta gerekirse veya izin verirlerse geri dönebileceğini bile söylemiştir. Ancak gerek Kûfe valisi Ubeydullah bin Ziyad gerekse onun danışmanları Hz. Hüseyin’in bütün sulh girişimlerini ve tekliflerini reddetmişler, sadece Yezid’e biat etmesi halinde affedileceğini veya serbest bırakılacağını söylemişlerdir. Hz. Hüseyin de biate hiçbir şekilde yanaşmamıştır.

 

Sonunda Kerbela faciası yaşanmış, Hz. Hüseyin (ra) ve beraberindeki yetmiş kadar isim bir grup katil tarafından şehit edilmiştir.

 

Hz. Hüseyin’in buradaki asıl misyonu ise tarihe, iman ve İslam adına bir muhalefet şerhi düşmesidir. Bu şerh; “Efendimiz’in (sas) getirdiği nurani iklim bitmiştir.” şerhidir. Bundan sonra o iklimin izlerine ancak istisnai, lokal veya bireysel olarak rastlanabilecektir. Belki Allah Teala ileride o iklimi hatırlatacak iklimler yaratacaktır ancak o iklim en kemâl haliyle yaşanmış ve bitmiştir.

 

Hz. Muaviye’nin devrinde o iklimden feyz almış pek çok sahabi bulunmaktaydı. Hatta Hz. Hasan (ra) da sebebi ne olursa olsun Muaviye lehine devlet başkanlığından feragat etmiş, yönetimi kendi elleriyle Muaviye’ye vermiş ve ona biat etmişti. Kendisini Muaviye’ye karşı kışkırtıp isyana teşvik edenleri Muaviye’ye biat ettiğini, yaşadığı sürece ona ihanet etmeyeceğini söyleyerek reddetmişti.3 Hayatının sonuna kadar da siyasi hadiselere katılmamıştı. Hz. Hüseyin de (ra) ağabeyi gibi Muaviye yaşadığı sürece ona karşı hiçbir harekete kalkışmamış, ağabeyi Hz. Hasan ile yapılan anlaşma gereğince Muaviye’nin kendisine tahsis ettiği maaşı Muaviye vefat edene kadar almıştır.4 Muaviye’nin yönetiminde İslam adına şaibeli işler bulunsa da neticede Muaviye bir Yezid değildir.

 

Ancak Yezid ile birlikte tamamen dünyevi bir kralla, dünyevi bir despotla karşılaşırız. Bundan sonra adlarının önüne “halife”, “emir”, “sultan”, “padişah”, “bey”, “han” gibi unvanlar getirilen isimlerin hiçbirisi ve onların yaptığı işler İslam’ı temsil etmeyecektir. Dolayısıyla Hz. Hüseyin’in düştüğü o şerhi “İslam bu değil.” olarak okumak da mümkündür.

Gerçekten de şartlar öyle bir hâle gelmiştir ki o şartların hâkim olduğu bir yerde saf ve derin bir İslam yönetimi zaten kurulamaz. Ancak lekeli, bir yönüyle İslam’a ait küçük ışık huzmeleri görünse de büyük kısmı karanlık bir şeyler kurulabilir.

 

Hatta şu gerçeği de not edelim: Yezid eğer Hz. Hüseyin’e (ra) “Sen Mekke ve Medine’nin emiri ol, orada lokal bir hilafet kur, ancak genel olarak devlet başkanı ben olayım.” dese, Hz. Hüseyin de bunu kabul etmiş olsaydı bile kurulacak yönetim Efendimiz (sas) ve raşit halifelerin yönetimi kadar saf ve temiz olmayacaktı. Çünkü şartlar ve insanlar asrı saadetteki şartlar ve insanlar değildi. Bu da kurulacak yönetimin İslam’ın hakikatini tam manasıyla temsil edemeyeceği anlamına gelir. Öyle bir insan topluluğuyla ve o şartlarda ancak lekeli ve yarı karanlık bir yönetim kurulabilirdi. Bunun da en önemli nedeni insanların büyük oranda hidayete kabiliyetlerinin kalmamasıydı.

 

Tarihin akışı içinde bazen böyle kritik durumlar olmuştur. Kimi zaman ortam uygun olur, iman ve Kur’an adına derdinizi anlatabilirsiniz. İnsanları Kur’an’ın ve sünnetin tertemiz kaynağına davet edebilirsiniz. İnsanlar da o kaynağın temiz ve pak olduğunu görür, davetinize icabet eder. Yüzde yüz bir kalite yakalanamasa bile yüzde yetmiş, seksen oranında bir kalite yakalanabilir. Bazen de mevcut güç sahibi insanlardaki hâl ve halkın genel durumu hiçbir hidayete ve hidayetin hiçbir türlüsüne müsait değildir. Kitlelerin hidayetle aralarına kalın bir perde hatta duvar örülmüş gibidir. İnsanlar o duvarın da farkında değillerdir hatta o duvara perestiş etmektedirler.

 

Bu durumda siz var olduğunu bildiğiniz, gördüğünüz, hissettiğiniz veya belli bir ölçüde de olsa yaşadığınız hakikatleri, o temiz kaynağı temiz tutmak adına bir süre ezilmeye, hapsedilmeye, işkence görmeye hatta öldürülmeye razı olursunuz ve o insanlarla, o şartlarla ve o güç sahipleriyle aranıza kalın bir çizgi çekmiş olursunuz.

 

Kur’an’ın mahluk olup olmadığı konusundaki tartışmaların yaşandığı Mihne Dönemi de bunun bir örneğidir. Bazı alimler sırf bir ilmî mesele olarak “Kur’an mahluktur.” veya “Kur’an mahluk değildir.” konusunu tartışabilirler. Bu durum İslam’a bir zarar vermez. Ancak Abbasilerin belli bir döneminde Kur’an’ın mahluk olduğu görüşü resmi görüş olarak kabul edilmiş, bu konuda bazı politikalar geliştirilmiştir. Bu görüş resmi ideoloji olarak okullara kadar sokulmuştur. Bu süreç yaklaşık 16 yıl sürmüş ve Abbasilerin 4 sultanı tarafından ısrarla aynı görüş benimsetilmeye çalışılmıştır. Bu noktada hiçbir alimin itiraz etmemesi “İslam budur.” veya “Müslümanlarca Kur’an mahluk kabul edilir.” gibi bir algının yerleşmesine ve kökleşmesine yol açacaktır. Hakikaten de bu süreçte halk bir yana pek çok alim kendi hayatlarını kurtarmak adına devletin resmi görüşünü benimsediklerini söyleyerek işkence ve ölümden kurtulabilmişlerdir. Ancak Ahmed bin Hanbel (ra) ve Ahmed bin Nasr el-Huzai (ra) gibi bir iki büyük alim meydana atılmış, “Kur’an mahluk değildir, baştan sona Kelamullahtır.” hakikatini savunmuşlardır. Zahiren bakılınca büyük bir devletin resmi bir görüşüne sadece iki kişinin karşı çıkması hiçbir şey ifade etmemektedir. Hatta bu iki isimden el-Huzai şehit edilmiş, Ahmed bin Hanbel ise tek başına kalmıştır. Bu durumda Ahmed bin Hanbel’in tek başına koskoca bir devlete muhalefet etmesi güç dengeleri kavramı açısından da hiçbir şey ifade etmemektedir. Ahmed bin Hanbel’in bu noktada devlet politikasını değiştirmek, kitleleri Kur’an’ın mahluk olmadığına ikna etmek gibi ekstrem çabalar içine girmediği de bilinmektedir. Buradaki mesele tek başına da kalınsa o muhalefet şerhinin düşülmesidir.

 


 

1 ) Taberi, Tarih, c. 6, s. 226.

2 ) Asım Köksal, Hz. Hüseyin ve Kerbela Faciası, s. 120

3 ) İbn Kuteybe, el-İmame, s. 164

4 ) Dineveri, Kitabu’l Ahbar, s. 218