11 dk.
21 Aralık 2023
Kur'an'da astronomiye dair yanlış bilgiler mi var? | 3. Kısım-gorsel
Youtube Banner

Kur'an'da astronomiye dair yanlış bilgiler mi var? | 3. Kısım

Altıncısı: İndirgemecilik sorunuyla ilgilidir. İndirgemecilik, birden fazla parçadan oluşan herhangi bir bütünü, bir önermeyi, bir cümleyi, bir fenomeni parçalarından sadece birisiyle açıklama, diğer parçalarını yok sayma eğilimidir. Örneğin futbol ekonomiyi, eğlence sektörünü, taraftarlık psikolojisini, kimlik oluşumunu, sporu veya sosyolojiyi de barındıran geniş bir fenomen iken “Futbol sadece bir spordur.” önermesi futbolu sadece spora indirgemektir.

 

Aynen bunun gibi Kur’an hem ilahi bir hitap hem bir dua hem bir zikir hem bir düşünce hem bir ahlak kitabıyken ve içinde tabiata, kâinata dair bazı hakikatleri de barındırırken Kur’an’a sadece bir ahlak veya sadece bir dua kitabı olarak bakmak ve diğer özelliklerini devre dışı bırakmak da bir tür indirgemecilik sayılır.

 

Bu bağlamda “O (Allah) ki güneşi bir ışık, ayı da bir nur kıldı. Onlar için bazı menziller tayin etti ki yılların sayısını ve vakitlerin hesabını bilesiniz.”1 ayetine bakarak güneş ve ayın tek varlık sebebinin yılların sayısı ve vakitlerin hesabı olduğunu söylemek bir indirgemecilik sorunudur. Bu düşünce hatasına Kur’an’a (güya) eleştirel yaklaşan ateist gelenekte sıkça rastlandığı gibi maalesef bazı tefsirlerde ve meallerde de rastlanabilmektedir.

 

Aslında bu ayete bakarak güneşin tek işlevinin vakit hesaplama olduğunu söylemek, Allah Teala’nın dünyanın yüzbinlerce katı büyüklüğündeki çok büyük ve çok hikmetli bir mahlukuna da bir cins hakaret anlamına gelmektedir.

 

Kur’an’ın derdi güneşi fiziksel olarak bütün ayrıntılarıyla açıklamak değildir. Ancak Müslümanlar tarih boyunca güneşe ya sadece takvim hesabı açısından bakmışlar veya onu sadece bir tefekkür ve edebiyat malzemesi olarak kullanmışlardır. Halbuki bu indirgeme sorunu yerine güneşe farklı açılardan da bakılabilseydi, örneğin “siraç” kelimesinin “sahip olduğu ışığın kaynağı kendisinde olan” anlamına bakarak bu anlamı fizik veya astronominin kanunlarıyla birleştirip öyle tefekkür edilebilseydi bu noktada da önemli sonuçlara ulaşılabilirdi.

 

Dolayısıyla Kur’an’daki astronomiyle ilgili ayetlere bakarak “Bu ayetin tek anlamı şudur, başka anlamı yoktur.” diye düşünenler aynı zamanda bir indirgemecilik sorununa da düşmektedirler. Bu da bir çeşit dengesizliktir. Çünkü o ayetlerin sadece ilahi veya metafizik anlamları yoktur, aynı zamanda fiziksel veya dünyevi anlamları da olabilmektedir.

 

Zaten makul olan da budur. Yani bir kelime, bir cümle birden fazla anlama gelebildiği gibi bu anlamların hepsinin farklı derecelerde doğru olması da mümkündür. Hatta bu durum dilbilime, belagate daha uygundur.

 

Örneğin 7 yaşında bir çocuk annesine, babasının neden işe gittiği sorsa, annesi de “Baban akşam sana çikolata getirmek için işe gidiyor.” dese bu cevap yanlış olmayacaktır. Babanın işe gitmesinin pek çok nedeni ve işlevi vardır. İşyerindeki görevine göre ayrı nedenleri, anne ve babanın kendine göre ayrı nedenleri, çocukla ilgili ayrı nedenleri ve işlevleri vardır. Ancak anne bu sorunun cevabını sadece çocuğa göre ve çocuğa bakan yönüyle, çocuğu ilgilendirdiği kadarıyla vermiştir. Meselenin tüm boyutlarını açıklaması zaten gereksizdir ve çocuk için de anlaşılmaz olacaktır. Diğer yandan çocuk babasının işe gitmesi meselesinin sadece kendisine çikolata alınmasıyla ilgili olduğunu, başka hiçbir yönünün olmadığını düşünebilir. Bu bir indirgemecilik sorunudur ve çocukça bir düşüncedir.

 

Bizler Kur’an metninin gerçek manasını her zaman savunuruz. Fakat herhangi bir insanın herhangi bir çağda salt kendi anlayışına göre “Asıl mana budur, diğer manalar yanlıştır.” şeklindeki dayatmasını savunmayız.

 

Yedincisi: Yedi gök meselesine dairdir.

 

Kur’an’da farklı ayetlerde yedi gök veya yedi kat gök tabirleri geçmektedir.2

 

Arapçada “yedi, yetmiş, yedi yüz” gibi kavramlar her zaman matematiksel bir ibare olarak kullanılmazlar. Bu sayıların “kesretten kinaye” denilen bir üslup nedeniyle, yani çokluğu anlatmak için bu şekilde kullanıldıklarına da sıkça rastlanılır. Dolayısıyla ayetlerde geçen “Yedi” kavramını altıdan sonra sekizden önce gelen rakam olarak algılamak her zaman doğru olmayabilir. Ancak bu illaki “Yedi değildir.” anlamına da gelmez. Farklı mana ihtimalleri her zaman gözetilmelidir.

 

İnsanlar farklı zamanlarda farklı şeyleri farklı şekillerde sıralayabilmişlerdir. Dünyadaki kıta (anakara) sayısı bir zamanlar beş, altı iken şu anda en çok kabul gören görüşe yedidir. 

Gezegen sayıları da bir zamanlar beş veya yedi olarak düşünülürken son olarak sekiz sayısında karar kılınmıştır.

 

Diğer yandan antik Yunan felsefesinden kalma bir alışkanlık olarak gökyüzü uzun süre 9 tabaka olarak tasavvur ediliyordu. Hatta eski Ural-Altay kültüründe de gökler 9 kat olarak düşünülürdü. Bunlar öylesine ciddiyetle kabul edilmişti ki aksine ihtimal dahi verilmeyebilirdi.

 

Bugün de yedi tabaka olarak bildiğimiz atmosfer katmanları genellikle sıcaklık faktörüne göre sınıflandırılmıştır. Sıcaklık faktörü yerine başka bir değişken atanması hâlinde bu sayı da değişecektir.

 

Sonuç olarak tarih boyunca da bugün de astronomiyle ilgili bazı sayıların belirlenmesinde ön kabuller, varsayımlar, somut bulgular ve kültür önemli bir etken olmuştur. Kültüre mâl olan bazı sayılar etkilidir. Daha sonra ayetleri veya farklı dinlerin kutsal metinlerini yorumlayanlar bu sayıları genel geçer, mutlak doğrular olarak kabul edip yorumlarını bunun üzerine yapabilmişlerdir.

 

Bu nedenle bu atıfları kültürel bilginin Kur’an’ın anlaşılmasına malzeme olarak kullanılması şeklinde düşünmek mümkündür. Ancak hem bu dönemsel bilgileri hem de Kur’an’ın “yedi” kavramını başka hiçbir anlamı ve alternatifi yokmuş gibi ele alıp tam olarak 7 tane bilinebilir gök katmanı aramaya çalışmak Kur’an’ı lehte yorumlayanlar için metne saygısızlık olacaktır.

 

Diğer yandan Kur’an’ın gökleri yahut uzay boşluğunu gerçekten de fiziksel olarak yedi parçaya ayırdığını zannedip bunu bilimsel bulmamak da ayrı bir saygısızlıktır. Çünkü Kur’an’ın kastının yedi fiziksel katman olduğunu söylemek için elimizde hiçbir veri yoktur.

 

Kur’an’ın yedi kat gök veya yedi sema tabirlerinden asıl kastı Allah Teala’nın göklerin ve yerin yegâne hâkimi olduğunu, Onun ilminin ve kudretinin genişliğini anlatmaktır.

 

Mesela Osmanlı Devleti için “üç kıtanın hâkimi” demekle “Cihan Devleti” demek arasında bir çelişki yoktur. O dönemde kıta sayılarının bilinmemesi veya Osmanlının Amerika ve Antarktika, Avustralya gibi kıtalarda yer almaması Cihan Devleti tabirinin geçersiz olduğu anlamına gelmez. Çünkü orada kastedilen Osmanlı’nın tek tek bütün anakaralarda hakim olması değil, bütün dünyada sözü geçen bir güç olduğunu vurgulamaktır.

 

Benzer şekilde Allah Teala’nın göklerin ve yerin hâkimi, yedi kat gökler ve yer ile arasındakilerin asıl sahibi olarak nitelendirilmesi Allah'ın hakimiyetine, ilmine ve kudretine işarettir. Asıl kasıt budur. Bunun dışındaki anlamlar talidir, ikincil veya üçüncüldür. Mahiyetinin bizim tarafımızdan bilinip bilinmemesi Kur’an’ın asıl kastı açısından çok önemli değildir. Çünkü o bilgiler bizim beşerî bilgilerimizle değişebilecek hususlardır.

 

Sekizincisi: Yıldızların veya gök taşlarının şeytanlara atılan taşlar olduğu iddiasına gelince:

 

Gerçek şu ki; Biz, en yakın göğü kandillerle donattık ve onları şeytanlara atılan mermiler hâline getirdik ve çılgın ateş azabını hazırladık onlara!”3

 

Geleneksel tefsirlerimizde yıldızların şeytanların taşlanması için bir cins askeri üs olarak kullanıldığı manasına gelebilecek bazı açıklamalar yapılmıştır. Ancak bunların hiçbirisi ne başka bir ayete ne de sahih bir hadise dayandırılmıştır. Bunlar tamamen dönemin astronomi bilgisi ve kültürel kabuller etrafında yapılmış açıklamalardır. Ancak bu tip açıklamalar neredeyse marjinal düzeyde kalmıştır. Çünkü ayetin tefsirinde daha çok müneccimler söz konusu edilmiştir. Yani yıldızların, insan şeytanları olarak nitelenen müneccimler (yalan haberlerle insanları kandıran astrologlar) için gayb hakkında atıp tutma ve tahmin vesilesi kılınması söz konusudur.

 

Bu bağlamda bazı meallerde bu ayete verilen anlam şu şekildedir: “Doğrusu Biz en yakın göğü kandillerle süsledik; onları, şeytan(lığa soyunan)lar için gayba dair spekülasyon aracı kıldık; ve onlara layık yakıp kavuran bir azap hazırladık.”

 

“Biz, yeryüzüne en yakın olan gökleri ışıklarla süsledik ve onları [insanlar arasında bulunan] şeytan-ruhluların boş ve anlamsız spekülasyonlarına konu yaptık: ve onlar için yakıcı alevden bir azap hazırladık.”

 

Bu son iki meal/yorum girişimine geçmişteki Zemahşeri ve benzeri müfessirlerin yorumlarının bir mirası olarak bakmak mümkündür.

 

Ancak aslolan şudur ki: İlgili ayette kayan yıldızlarla yahut göktaşlarıyla ilgili en ufak bir bahis yoktur. Yani yıldızların, bazı şeytanların taşlanmalarıyla (recm) ilgisinin kurulduğu söylenebilir. Ancak bunun göktaşı, meteor yağmuru gibi olaylarla ilgisine dair en ufak bir işaret ayette yer almamaktadır.

 

Ayette daha ulvi bir hakikate işaret edilmektedir. O hakikat de karşılıklı çekişme, mücadele veya mübareze olgusunun maddi alemde olduğu kadar metafizik alemde de cereyan etmesidir. Maddi alemde nasıl ki iyilerle kötüler veya müminlerle kafirler, güzel ahlaklılar ile ahlaksızlar, dürüstlerle namussuzlar öyle ya da böyle bir mücadele içindedirler. Metafizik alemde yani bizim fark etmediğimiz, bizim duyusal yeteneklerimizin dışında da bir zulmet ve nur, karanlık ve aydınlık arasında bir mübareze vardır.

 

Böyle bir çatışma vardır ancak ayet bizim gördüğümüz gök taşlarının veya meteor yağmurlarının o mücadelenin maddi alemdeki bir yansıması olduğunu söylememektedir.

 

Bir başka ayetle örnek verelim: “O (Allah), size korku ve ümit içinde şimşeği gösteren ve (yağmur dolu) ağır bulutları meydana getirendir. Gök gürültüsü Allah'ı hamd ile tesbih eder. Melekler de O'nun heybetinden dolayı tesbih ederler. Onlar, Allah hakkında mücadele edip dururken O, yıldırımlar gönderip onlarla dilediğini çarpar. Ve O, azabı pek şiddetli olandır.”4

 

İnsan şimşek sesi ile hem korkuya hem de ümide kapılabilir. Çünkü insanın beslenmesi bir taraftan gökten yağacak suya bağlıdır. Şimşeğin sesiyse şüphesiz korkutucu bir sestir. Bu durum özellikle insanın tabiatla daha fazla içli dışlı olduğu geçmiş dönemlerde daha açık bir realitedir. Neredeyse her insan bu realiteyle bir sene içinde defalarca kez karşı karşıya gelir.

 

Gök gürültüsünün Allah’ı hamd ile tesbih etmesi de meselenin tevhide yani işin hakikatine bağlanmasıdır. Gök gürültüsü başıboş bir hadise değildir mesajı verilmektedir. Kur’an zaten insanın karşılaştığı her meseleyi Allah Teala’yı tesbih, tenzih ve hamd etmeye bağlar.

 

Gerçek bu iken bir insan bu ayetlerin mealine bakıp da “Gördünüz mü? Kur’an yıldırımları Allah’ın cezalandırmak için birilerine çarpmak amacıyla kullandığını söylüyor.” derse son derece abes, metnin anlamı dışında bir ithamda bulunmuş olur. Çünkü her Müslüman bilir ki bir Müslüman da yağmurlu havada bir ağacın altında namaz kılsa başına yıldırım düşüp ölebilir. Dolayısıyla Allah Teala’nın yıldırımları bir kafiri cezalandırmak için kırbaç gibi kullandığı şeklindeki bir tasavvur akl-ı selim hiçbir Müslümanda bulunmaz. Böylesi tasavvurlara ancak elinde yıldırımdan kırbaçla dolaşan Zeus karakterine inanan Antik Yunan dönemi insanlarında rastlayabilirsiniz.

 

Sonuç

 

Bu gibi düşünce hatalarından korunmak ve her konuyu kibirli bir eleştiriyle ele almak yerine meseleyi gerçekten anlamak isteyenler için faydalı bir önerimiz olacak: Bir ayetteki kelimenin düz meallerde verilen anlamlarına değil de gerçek anlamlarına ulaşmak için Kur’an sözlüklerine, o kelimenin kök anlamlarına, Kur’an’ın filolojik yönüne daha ciddi ağırlık veren tefsirlere müracaat ederseniz araştırdığınız konu sizin adınıza daha anlaşılır olacaktır.

 

Bir de Kur’an’a iman ederek muhatap olan müminler için bir son sözümüz olsun: Eğer geçmiş dönemlerdeki Müslümanlar Kur’an’ı tam kale almış olsalardı güneş ve ayın bize bakan yönleriyle zamanı ölçmeye yarayan cisimler olmasından hareketle bu iki cismi daha işlevsel kullanıp zamanı çok daha net ve düzgün ölçecek sistemler geliştirebilirlerdi. Kur’an’ı anlamayı tek boyutlu bir işlev olarak düşünüp orada bırakmak, dolayısıyla Kur’an’ı yeterince kale almamak o dönem Müslümanları ile bu dönem Müslümanlarının yani bizlerin ortak hatasıdır.
 

Allah Teala’dan ayetlerini her şeyden fazla ciddiye almayı, onlar üzerlerinde ciddi manada çalışmayı, bu vesileyle dünya ve ahireti kazanmayı bizlere nasip etmesini diler ve dileniriz.


 


 

1 ) Yunus, 5

2 ) Bakara, 29; İsra, 44; Müminun, 86; Fussilet, 2; Talak, 12; Mülk, 3; Nuh, 15; Nebe, 12;

3 ) Mülk, 5

4 ) Ra’d, 12-13