15 dk.
05 Eylül 2023
Nuaym ibn Mesud Hadisesi | Tek Parça-gorsel
Youtube Banner

Nuaym ibn Mesud Hadisesi | Tek Parça

Soru: Kaynaklarda, Hendek Savaşında Peygamber Efendimiz’in (sas) yeni Müslüman olmuş Nuaym bin Mesud’a müşriklerin arasını bozması için onay verdiği anlatılıyor. Peygamberimizin, çok da tanımadığı bir insana böyle bir görev vermesi pek mantıklı görünmüyor. Bu konu hakkında ne söylemek istersiniz?
 

Cevap: Nuaym bin Mesud Gatafan kabilesinin Benî Eşca’ kolunun reisi veya önde gelen isimlerindendir. O dönemin toplumsal yapısı itibariyle bir kabilenin önde gelen isimlerinden olan birisinin Efendimiz (sas) tarafından tanınmaması pek mümkün değildir. 

 

Nuaym bin Mesud’un Medine’deki Yahudi kabileleriyle de iyi ilişkileri vardır. Örneğin Müslümanlarla yaptıkları anlaşmayı bozdukları için Medine’den sürülen Beni Nadir kabilesi ile Nuaym bin Mesud oldukça yakındır. Hatta sürgünden sonra Hz. Nuaym’ın sürgün edilenlere yönelik ağıt tarzında bir şiir okuduğu da aktarılır.1 Böyle bir insanın da Müslümanlarca hiç tanınmaması pek makul değildir.

 

Yine siyer ve tarih kitaplarında Nuaym’ın Ebu Süfyan ile iyi arkadaş olduğu anlatılır. Uhud harbinden sonra Ebu Süfyan cepheden ayrılırken Müslümanlara “Gelecek yılın başında (savaş için) Bedrü’s-Safra’da buluşalım.” der ve Efendimiz’in (sas) emriyle Hz. Ömer (ra) de bu teklifi kabul eder. Savaş zamanı yaklaştıkça Ebu Süfyan ve Mekkeli müşrikleri sıkıntı basar çünkü Mekke’de o yıl kuraklık yılıdır ve Mekkeliler savaşmak istemez. Ancak cepheye de gitmezlerse bütün Arap kabilelerine rezil olacaklardır. Bunun üzerine Ebu Süfyan, arkadaşı Nuaym bin Mesud’a “Bu yıl savaşmak istemiyoruz. Muhammed’le bu yılın Zilkade ayında savaşmak üzere sözleşmiştik. Süre doluyor. Medine’ye git ve onları bizimle savaşmaktan vazgeçir. Onlara kalabalık bir orduyla savaşa çıkacağımızı söyle. Gözlerini korkut. Bunu başarabilirsen sana 10 hayvan vereceğim.” der. Nuaym da bunu kabul eder. Medine’ye gidip Müslümanlara Mekkelilerin büyük bir orduyla savaşa hazırlandıklarını, kendilerinin Medine’yi terk etmemelerini söyler. Müslümanların gözlerini korkutmaya çalışır. Hatta bu propaganda bir parça etkili de olur ve bazı Müslümanlar Medine’den ayrılmak istemez. Taberî, Nuaym’ın Peygamber Efendimiz’e (sas) de uğradığını, aynı sözleri Ona da söylediğini aktarır ancak Efendimiz bu sözlerden olumsuz manada etkilenmez ve kararından vazgeçmez. Sonuçta İslam ordusu önceki sene sözleştikleri yere giderler. Nuaym’ın propagandası başarısız olmuştur. Müşrik ordusu da Mekke’den yola çıkar ancak tam sözleştikleri mevkiye ulaşmadan kıtlık ve kuraklığı bahane edip geri dönerler.2

 

Demek ki Nuaym, Müslümanlarla o güne kadar hiç karşılaşmamış, uzaktan sadece ismen tanınan bir insan değildir. Medineliler tarafından da Efendimiz (sas) tarafından da tanınan, bilinen bir insandır. Hatta kabileler arası görüşmelerde kendisine bazı görevler verildiği için kendisinin bir cins diplomat olduğunu söylemek de mümkündür.

 

Efendimiz’in İnsanları Tanıma Kabiliyeti

 

Diğer yandan Efendimiz (sas) insanları tanımada, onların kabiliyetlerini bilmede ve onları bazı vazifelerde değerlendirmede oldukça zeki bir insandır. Bu özelliği de Onun fetanet (peygamber mantığı) özelliğini göstermektedir.

 

Örneğin Hz. Ebu Zer (ra) Efendimiz’le (sas) görüşüp İslam’la şereflendiğinde Efendimiz bu mübarek sahabinin heyecanlı ve sert yapısını anladığından olsa gerek; ona bu durumu gizli tutup memleketine dönmesini söyler ancak Ebu Zer Kabe’nin yanında Kureyşlilere açıkça Müslüman olduğunu söyler. Kureyşliler de onu orada döverler ve kendisini Hz. Abbas (ra) kurtarır. Efendimiz (sas) kendisine tekrar bu meseleyi (Mekke için) gizli tutmasını, kavmine gidip onları Allah’a davet etmesini, Müslümanların güçlendiğini veya davetin açığa vurulduğunu duyunca da kendisine gelmesini emreder. Ebu Zer bu sefer memleketine döner ve kabilesinin neredeyse yarısı onun vesilesiyle Müslüman olur. Müslümanların Medine’ye hicretinden sonra da kendisi Medine’ye hicret eder. Bir gün Efendimiz’den (sas) emirlik veya memurluk talebinde bulunur. Efendimiz (sas) Ebu Zerr’e “Ey Ebu Zer! Ben seni zayıf bir kimse olarak görüyorum. Ben kendim için istediğimi senin için de aynen isterim. Öyleyse iki kişi üzerine emir olmayasın, yetim malına da velilik yapmayasın.” buyurur.3

 

Efendimiz (sas) diplomasi görevi yürütecek sahabilerini de onların kabiliyetlerine göre seçmiş ve görevlendirmiştir. Örneğin Habeşistan’a hicret eden Müslüman kafilenin başına Cafer bin Ebu Talib’i (ra) getirmiştir. Hz. Cafer’in (ra) Necaşi karşısında Müslümanları savunması, o dönemde müşriklerin temsilcisi olan Amr bin As’a karşı ortaya koyduğu dirayet ve öne sürdüğü gerekçeler Müslümanların Necaşi tarafından korumaya alınmalarını sağlamış, Mekke’ye iade edilmelerini önlemiştir. Bu bir diplomasi zaferi sayıldığı gibi Efendimiz’in (sas) Hz. Cafer’i tercih etmesindeki isabeti de gösterir.4

 

Roma (Bizans) imparatoruna gönderilecek elçi olarak Hz. Dıhye bin Halife’nin (ra) tercih edilmesi de son derece isabetlidir çünkü bu iş için en uygunu Hz. Dıhye’dir. Sonuçta Hz. Dıhye’nin girişimleri sonucu Herakliyus’un kalbi İslam’a karşı yumuşamış, baş patrik ise Müslüman olmuştur.5

 

İman Eden İnsanın İmanını Anlama

 

Sa’d bin Muaz’ın (ra) Müslüman olma hikayesi meşhurdur. Ancak bu hikayedeki bir ayrıntı bizlere önemli mesajlar vermektedir.

 

Efendimiz (sas) Akabe biatından sonra Musab bin Umeyr’i (ra) insanlara İslam’ı anlatması için Medine’ye göndermiş, Hz. Musab da Esad bin Zürare’nin (ra) evinde insanlara Kur’an’ı ve İslam’ı anlatmaya başlamış, insanlar yavaş yavaş hakikatle tanışır olmuşlardır. Bir gün Üseyd bin Hudayr (ra) gelir ve Müslüman olur. Daha sonra teyzesinin oğlu ve Evs kabilesinin reisi olan Sa’d bin Muaz’a durumu haber verir. Hz. Sa’d önce kızar ve Hz. Musab’ın yanına gelerek yaptıkları iş nedeniyle onlara çıkışır. Ancak Hz. Musab’ın yaklaşımıyla onları dinlemeye karar verir. Hz. Musab ona da İslam’ı anlatır, Kur’an okur. Orada bulunan Esad bin Zürare ile Musab bin Umeyr, Sad bin Muaz’ın halini şöyle tasvir ederler: “Biz onun yüzünde İslam’ı görmeye başladık. Yüzü parlıyordu ve yumuşamıştı.” Daha sonra vefat edişiyle arşın titrediği haber verilen6 Sad bin Muaz İslam’la şereflenir.

 

Demek ki günümüzden farklı olarak o dönemde iman etmek insanın yüz hatlarında dahi değişiklikler oluşturacak, simasına akseden nurun açıkça anlaşılmasını sağlayacak bir derinlikte yaşanmaktadır. Sahabe öyle bir iman etmektedir ki kendilerine bakılınca “Bu insan mümindir!” dedirtecek değişiklikler olmaktadır. Günümüzde de bakıldığı zaman Allah’ı hatırlatan, mümin olduğu her hâlinden belli olan ve bu durumun simasına aksettiği insanları görüp tanımak, bilmek, onlardaki iman nurunu sezmek belki bir parça mümkündür.

 

Bu bir feraset meselesidir ki Efendimiz’de (sas) kâmilen mevcuttur.

 

Örneğin bir ayette Efendimiz’e hitaben “Sadakalarınızı, kendilerini Allah yoluna adayıp yeryüzünde dolaşamayanlara, hayalarından dolayı, kendilerini tanımayanların zengin saydıkları yoksullara verin. Onları yüzlerinden tanırsın, insanlardan yüzsüzlük ederek bir şey istemezler. Sarf ettiğiniz iyi bir şeyi Allah şüphesiz bilir.”7 buyrulur ki bir yönüyle Efendimizin ferasetine işaret etmektedir denilebilir.

 

Yine bir başka ayette “Biz dileseydik onları (münafıkları) sana gösterirdik de sen onları yüzlerinden tanırdın. And olsun ki sen onları konuşma tarzlarından tanırsın. Allah işlediklerinizi bilir.”8 buyrulmaktadır. Demek ki münafıkların yüzlerinden de konuşmalarından da onların iç dünyalarına ait malumata ulaşmak mümkün olmaktadır. Benzeri durumun müminler için geçerli olmayacağını söylemek makul değildir.

 

Sonuçta bir insanın küfrü de nifakı da onun yüzünden, hâl ve hareketlerinden, konuşma tarzından anlaşılabileceği gibi imanı ve ihlası da benzer yollardan anlaşılabilmektedir. Bu feraset Efendimiz’de (sas) kâmilen mevcuttur. Dolayısıyla Efendimiz’in (sas) bir insana bakınca onun mümin mi münafık mı olduğunu anlaması son derece doğaldır.

 

Sonuç olarak diyebiliriz ki: Nuaym bin Mesud (ra) Hendek savaşı sırasında Efendimiz’le (sas) görüşüp Müslüman olunca Efendimiz (sas) daha önceden hiç tanımadığı bir insanla ilk defa karşılaşmış değildir. Nuaym’ı daha önceden ismen ve cismen tanıdığı gibi Onun gerçekten iman edip etmediğini de bilecek ve anlayacak bir ferasete fazlasıyla sahiptir.

Soru: Kaynaklarda, Hendek Savaşında Peygamber Efendimiz’in (sas) yeni Müslüman olmuş Nuaym bin Mesud’a müşriklerin arasını bozması için onay verdiği anlatılıyor. Peygamber Efendimiz bu durumda yalan söylenilmesine de izin vermiş oluyor. Yalan söylemek her durumda yanlış ve kötü müdür? Değilse bu noktada Peygamber Efendimiz’i örnek alarak nasıl davranabiliriz?

 

Cevap: Dünya ve yaşam 1 ve 0 (bir ve sıfır) mantığı ile işlemez. Yani “Bir şey ya birdir ya da sıfırdır.” anlayışıyla dünyaya bakmak, eşya ve hadiseleri bu şekilde düşünmek insanları yanlış sonuçlara götürür. Ancak maalesef insan zihni bir konuda uçlarda dolaşmaya eğilimlidir. Özellikle de zihinsel açıdan kendini eğitmemiş bir zihin pek çok konuda uçlar arasındaki noktaları görmezden gelebilmekte, “hep” ya da “hiç” uçlarından birini tercih etmektedir.

 

Örneğin “Domuz eti ya helaldir ya haramdır. Başka bir seçenek mümkün değildir.” denilemez. Çünkü “O (Allah), size ölü hayvan etini, kanı, domuz etini, Allah'tan başkası için kesilen hayvanı haram kılmıştır. Fakat zorda kalan, başkasının hakkına el uzatmamak ve zaruret miktarını da aşmamak üzere yerse günah işlemiş olmaz. Çünkü Allah, suçları örten rahimdir.”(9) ayetinin de işaretiyle domuz etinin dahi helal olabildiği durumlar vardır.

 

Bazen de bir takım katı zihinler örneğin Hz. Ömer’in (ra) kendi halifeliği döneminde kıtlık ve açlığın hüküm sürdüğü senelerde hırsızlık yapanlara el kesme cezasını uygulamama yönündeki içtihadını kabul edilemez görmektedirler. Uçlarda dolaşan bu zihinlere göre Hz. Ömer (ra) Allah’ın hükmünü değiştirmiş olmaktadır. Halbuki Efendimiz (sas) de hayatta iken bir hırsızlık olayında hırsıza ceza uygulamamış hatta onun ihtiyacının giderilmesini sağlamıştır.(10) Demek ki Kur’an’da hırsızlığa karşı öngörülen el kesme cezası(11) her durumda, her türlü hırsızlık olayında her hırsız için uygulanması gereken, hiçbir değişkeni olmayan, mutlak bir ceza değildir. Bazı durumlarda o ceza uygulanmayabilmektedir. Bu durumda “Her hırsızın eli kesilir, Hz. Ömer Allah’ın emrine aykırı davranmıştır.” demek bilgisizliğe ve zihinsel bir soruna işaret etmektedir.

 

Kur’an ve sünnetin öngördüğü emirler, hükümler ve ahlaki ilkeler realiteye uygun olarak değişken tonlara sahiptir. En mutlak emir sayılabilecek namaz dahi can emniyetinin söz konusu olduğu zaruret anlarında ertelenebilmektedir. Nitekim Efendimiz (sas) Hendek savaşı esnasında savaşın şiddetlendiği bir sırada ikindi namazını kılamamış, “Bizi ikindi namazından alıkoydular. Allah da onların evlerini ve kabirlerini ateşle doldursun.” diye dua etmiş, ikindi namazını da akşam vaktinde kaza etmişlerdir.(12)

 

Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Sonuçta; Kur’an ve sünnette yer alan emir ve tavsiyeler, ibadete, toplumsal ilişkilere, ahlaka dair hükümler ve öneriler hiçbir şarttan etkilenmez, her durumda mutlaka aynıyla, belirtildiği şekilde yerine getirilmesi gereken, hiçbir durumda esnetilemez değildir.

 

İslam’ın her durumda, her halükârda mutlaka yerine getirilmesini emrettiği, hiçbir şarttan etkilenmeyen ahlaki bir ilke de yoktur. Çünkü gerçek hayatın içinde her durumda, her yerde, aynı şekilde uygulanması gereken ve aynı şekilde savunulabilecek ahlaki ilke diye bir şey olamaz!

 

Su içmek hayat için elzemdir. Ancak gereğinden az su tüketmek tehlikeli olduğu gibi gereğinden fazla tüketmek de sağlık için risklidir. Fazla içilen su böbreklerin aşırı çalışmasına, vücudun bazı minerallerinde dengenin bozulmasına yol açacaktır. Ayrıca ameliyattan yeni çıkan hastalara da hemen su verilmesi uygun görülmez. Veyahut bebeklere anne sütü aldıkları ilk 6 ay kesinlikle su verilmez. Bu basit gerçeği İslami hükümler terminolojisiyle ifade edecek olursak; su içmek bazen farzdır, bazen vaciptir, bazen mekruhtur bazen de haramdır. Şartlar bir meselenin hükmünü değiştirebilmektedir.

 

Konumuza dönersek: Yalan söylemek haramdır, ahlaki ilkelere de aykırıdır. Bu, soyut bir prensiptir. Ancak soyut prensipler realitenin tamamını kapsamaz. Bu nedenle ibadetler ve muamelat için olduğu gibi ahlaki prensipler için de İslam örneğin yalan söylemeye “Mutlak manada haram.” dememiştir.

 

Örneğin; en büyük farz hayatta kalmaktır. Yaşamsal bir riskin olduğu yerde neredeyse bütün hükümler değişebilmektedir. Ancak bu ilke de soyut bir ilkedir ve realitenin tümünü kapsamamaktadır. Mesela vatan savunması esnasında aslolan hayatını korumak için kaçmak değil ölüm pahasına vatanını savunmaya devam etmektir. Hayata saygı esastır ancak savaş esnasında da düşmanı öldürmek zorundasınızdır. Demek ki hayatta kalma farzı dahi mutlak değildir, duruma göre değişebilmektedir. Çünkü bazı anlarda hayatta kalmaktan daha kıymetli durumlar söz konusu olabilmektedir.

 

Prensiplerin Korunması ve Hükümlerin Değişebilmesi

 

Adalet, iffet, doğruluk gibi ahlaki prensipler her zaman korunmalıdır. Bu prensiplerin uygulanmaları esnasında değişkenlik gösterebilmeleri prensiplerin iptali anlamına gelmez. Burada esas olan bir prensibin bazen uygulanıp bazen uygulanmaması değildir. Prensiplerdeki değişkenlik varlık ve yokluk arasında olmaz. Sadece dereceler arasında olur. Örneğin anlaşmalara sadık kalmak önemli bir ahlaki prensiptir. İlgili ayetler gereğince de Efendimiz (sas) savaş anlarında dahi müşriklerle yapılan anlaşmayı bozan taraf olmamıştır. Neredeyse bütün maddeleri Müslümanların aleyhine olan Hudeybiye anlaşmasına bile müşrikler o anlaşmayı bozana kadar sadakat göstermiştir. Ancak yine Efendimiz (sas) Mekke’nin fethi esnasında Mekke’ye girmeden önceki akşam her askerin bir ateş yakmasını emretmiştir ki böylece Müslümanlar müşriklerin gözüne daha kalabalık görünecektir. Çünkü her ateş etrafında en az birkaç askerin olduğu zannedilecek ve böylece İslam ordusu olduğundan daha fazla askere sahip sanılacaktır.(13)

 

Benzer şekilde Hendek savaşı esnasında da Nuaym bin Mesud (ra) yeni Müslüman olmuştur. Hz. Nuaym, o esnada düşman cephesini oluşturan pek çok kabileden birisi olan Gatafanlıların reislerindendir. Müşriklerin onun Müslüman olduğundan haberleri yoktur. Hz. Nuaym Müslüman olunca Efendimiz’e (sas) gider ve Benî Kurayza’nın sebep olduğu sorunu çözebileceğini söyler. Beni Kurayza Yahudilerinin neden olduğu sorun ise onların Müslümanlarla yaptıkları anlaşmaya ihanet etmeleri ve müşriklerin safına geçmeleridir. Müşrik kabileler zaten güçlüdür, Beni Kurayza’nın ihaneti de Müslümanların sıkıntısını artırmıştır. Efendimiz (sas) de o esnada müşriklerin ittifakını bozmak için çareler düşünmektedir. Bu amaçla Gatafan kabilesinin reisini çağırıp ittifaktan ayrılmaları halinde Medine hurmalarının üçte birini vermeyi teklif edecek olur ancak Ensarla yaptığı istişare sonucu bundan vazgeçer. İşte tam böyle sıkıntılı bir ortamda Nuaym bin Mesud’un teklifini değerlendirmeyi kabul ederek “Savaş hud’adır.” buyurur.(14) Hud’a, oyun kurma anlamına gelir. Bir tür taktik ve tuzaktır. Zaten savaşın özünde de bu vardır. Savaşlar sadece güç ve kuvvetle değil, hilelerle, karşı tarafı yanlış yönlendirmelerle, tuzaklarla, çeşitli taktiklerle kazanılır. Efendimiz (sas) de Hz. Nuaym bin Mesud’a bu yönde bir oyun kurma yetkisi vermiştir. 

 

Nuaym bin Mesud da bu izin üzerine önce Beni Kurayza’ya gitmiş, onlara anlaşmayı bozmalarının kendileri için kötü sonuçları olacağını, müşriklerin savaşmaktan bıktıkları için Medine’yi terk edeceklerini, kendilerinin ise Müslümanlarla baş başa kalacaklarını söylemiştir. Arap müşriklerin kendilerini yüz üstü bırakmamaları için de onlardan rehin asker isteyerek kendilerini garantiye almalarını tavsiye etmiştir. 

 

Daha sonra Ebu Süfyan’ın yanına gitmiş, Beni Kurayza’nın Müslümanlarla tekrar anlaştığını, anlaşmayı bozdukları için hatalarını telafi etmek amacıyla müşriklerden rehineler alıp Müslümanlara vereceklerini söylemiştir. Ebu Süfyan bunun üzerine bir grubu Beni Kurayza’ya göndermiş, onlar da müşriklerden kendi güvenlikleri için rehine isteyince hem müşrikler hem de Beni Kurayza Yahudileri Nuaym’ın söylediklerine inanmışlardır. Böylece düşman güçler arasındaki ittifak da bozulmuştur.(15)

 

Bu olayda dikkat edileceği üzere korunması gereken ahlaki ilkelerden hiçbirisi bozulmamıştır. Ne verilen bir söze ihanet edilmiş, ne önceden yapılmış bir anlaşmadan vazgeçilmiştir. Olay sadece bir savaş taktiğinden ibarettir ve bu taktiğin oluşum aşamasında yalan söylemeye izin verilmiştir. Ortada emanete riayetsizlik yoktur. Bir sözden dönmek yoktur. Bir anlaşmayı bozmak yoktur. 

 

Dolayısıyla bu konuda ve böyle bir ortamda yalan söylemeye izin vermeyi “İstediğiniz her türlü alçaklığı ve ihaneti yapabilirsiniz.” şeklinde anlamak da yanlıştır. Çünkü mesele derece meselesidir ve Nuaym bin Mesud da, Efendimiz’in (sas) izin verdiği kadarıyla yalan söylemiş, düşman ittifakını dağıtmıştır.

 

Elbette unutulmamalıdır ki “Harp, hud’adır” hadisini “Harp hiledir.” olarak anlayıp her türlü siyasi ve ideolojik mücadeleyi de harp olarak niteleyip mücadelenin her aşamasında hileye başvurmayı caiz görmek Müslümanca bir tavır değildir, sadece bir cerbeze ve kendini kandırmadır.

 

 


1 ) Vakıdî, Megazi, c. 1, s. 375

2 ) Taberi, Tarih, c. 2, s. 561

3 ) Müslim, İmaret, 17; Ebu Davud, Vesaya, 4; Nesai, Vesaya, 10

4 ) İbn Hişam, Sire, c. 1, s. 208-210

5 ) Müsned, I, 262; Heysemi, Mecmeu’z-Zevâid, c. 8, s. 236-237; Taberi, Tarih, s. 416-417

6 ) Buhari, Menakıbü’lensar, 12; Müslim, Fezaʾilü’s-sahabe, 123

7 ) Bakara, 273

8 ) Muhammed, 30
9 ) Bakara, 173

10 ) Ebu Davud, Cihad, 85; İbn Mace, Ticarat, 67

11 ) Maide, 38

12 ) Müslim, Mesacid, 205; Buhari, Deavat, 58

13 ) Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, c. 1, s. 264-265

14 ) Buhari, Cihad, 157; Müslim, Zekât, 153

15 ) İbn Hişam, Sire, c. 2, s. 231