6 dk.
15 Mayıs 2024
Petra | Kur'an'da Sümer Mitolojisi Etkileri Üzerine | 2. Kısım-gorsel
Youtube Banner

Petra | Kur'an'da Sümer Mitolojisi Etkileri Üzerine | 2. Kısım

Petra ve Diğer Oryantalist İddialar

 

Şu noktayı tekrar vurgulayalım: Gerek günlük hayatımızda, gerek metafizik meselelerde, gerekse özelde arkeolojik verilerin genelde pek çok veri türünün yorumlanmasında ve bir sonuca ulaşmakta önemli olan şey verilerin veya delillerin kendisi değil konuyla önceki daha önceki aksiyomlar, ön kabuller veya varsayımlardır.

 

Bunun en iyi örneklerinden birisi de İslam tarihini inceleyen bazı oryantalistlerin yahut İslam üzerine çalışan bilim adamlarının bazı konularla ilgili sahip oldukları duygusal ağırlıktır.

 

Örneğin bir dönem İslam tarihinin Mekke’de değil Petra şehrinde başladığını, Kabe’nin aslında Petra’da olduğunu, sonra mitin değişmesi nedeniyle coğrafyanın ve tarihin de değiştiğini iddia edenler olmuştu. Daha sonra bu iddianın hiçbir bilimsel, tarihsel ve arkeolojik dayanağı olmadığı için geri adım atılmıştı.

 

Son günlerde ortaya atılan yeni bir iddia ise şu şekildedir: “Aslında Efendimiz’den (sas) önce Arabistan’da güçlü bir tevhid veya monoteizm eğilimi vardı. Sert bir politeizm/çok tanrıcılık zaten yoktu. İnsanlar İslam’ın öngördüğü bir tevhidi kabul etmeye hazırdı. Hz. Muhammed (sas) de böyle bir ortamdan faydalanıp kendi görüşlerini yayabildi.”

 

Bu iddiaları temellendirmek için şu anlatı delil olarak kullanılmaktadır: Bir sahabi cahiliye döneminde kendisini güldüren ve ağlatan iki olaydan bahseder. O sahabiyi güldüren olay “Hatırladıkça beni güldüren şey helvadan putlar yapıp sonra da acıktığımızda onları yememizdir.” ifadelerinden anlaşılacağı üzere bazen putlarını yemeleridir. Sahabiyi ağlatan olay da kız çocuklarını bazen toprağa gömmektir. Aslında bu iki olay da bizim kaynaklarımızda sahabe efendilerimizin cahiliye dönemi ile Müslüman olduktan sonraki dönemlerini karşılaştırmak açısından anlatılır. Ancak bazı eğitimsiz Müslümanlar cahiliyede sanki bütün kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğünü zannedebilmektedir. Yine bütün müşriklerin helvadan put yaptığını ve acıkınca yahut kıtlık zamanında o putları yediğini de düşünebilmektedir. Her iki düşünce de yanlıştır. Ancak bazı oryantalistler bu rivayetteki “Helvadan put yapıp acıkınca yeme” anlatısını “Bu politeizm/çok tanrıcılık değildir. Demek ki cahiliye Arapları politeist değildir.” iddialarına delil göstermek istemektedirler. Bu durumda Kur’an’ın Müslüman olmayan Araplara müşrik demesi de bir retorikten ibaret olacaktır. Kendi düşünceleri bu yöndedir.

 

Söz konusu oryantalistlerin diğer delilleri de Arabistan yarımadasında İslam’dan önceki döneme ait bulunan bazı yazıtlardır. Bu yazıtlarda “Allah’a yemin olsun.”, “Allah bizi koruyor/koruyacak.” gibi ibarelere rastlanmıştır. Buradan hareketle cahiliye dönemi insanlarının bir Allah inancı olduğunu, o hâlde onlara müşrik veya politeist denilemeyeceğini iddia etmektedirler.

 

Kur’an onların bir Allah inancı olduğunu ancak bu inancın sahih bir iman olmadığını zaten söylemektedir. “And olsun, eğer onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı hizmetinize kim verdi?” diye soracak olsan mutlaka, “Allah” diyeceklerdir. O hâlde nasıl (haktan) döndürülüyorlar?”1 ayeti ve benzeri ayetler bunu göstermeye yeter. Şirk de zaten budur. Şirk, ateizm değildir. Bir müşrik de ateist değildir. Müşrik Allah’a inandığını söylemektedir ancak bu inancı Allah katında sahih, doğru ve geçerli bir iman değildir. Çünkü müşrik, tamamen Allah Teala’ya verilmesi gereken ilim, irade, kudret, rahmet gibi ilahi sıfatları başka varlıklara da atfetmektedir. Kur’an’ın şirk dediği olgu da budur. Ancak oryantalistler Kur’an’ın bu insanlara müşrik demelerine karşı çıkmakta, o insanların tam manasıyla politeist olmadıklarını iddia edebilmektedir.

 

Bununla birlikte bizim kaynaklarımız Ashab-ı Uhdud gibi Arabistan coğrafyasında muvahhit, tek tanrıcı yahut monoteist insanların yaşadığını zaten aktarmaktadır. Hatta Efendimiz’in (sas) nübüvvetinden önce “Hanif” olarak isimlendirilen, Hz. İbrahim’in (as) dinine bağlı, tek bir ilaha inanan ve dua eden insanların varlığı da bilinmektedir.

 

Burada oryantalistlerin içine düştüğü durum da baştan beri anlattıklarımıza bir örnek teşkil eder. O da şudur ki; bu oryantalistler için eldeki verileri yorumlama açısından iki alternatif vardır:

 

Birincisi; İslam öncesi dönemde müşrik bir toplumda bir zat çıktı, kendisine gelen vahiyle insanlara sahih bir tevhid inancını aktardı, insanlara Allah’ı anlattı ve insanlar o zata iman etti.

 

İkincisi; Arap toplumundan bir insan çıktı, Yahudilerden ve Hristiyanlardan duyduğu şeyleri kendi ortamına uygun bir şekilde anlattı. İnsanlar da siyasal, ekonomik ve toplumsal nedenlerle onun etrafında toplandı.

 

İkinci ihtimali tercih etmelerinin daha derindeki nedeni ise o insanların zaten bir Tanrı inancına sahip olmamaları yahut bir Tanrının asla hiçbir insanla iletişime geçmeyeceğine inanmalarıdır. O hâlde Efendimiz’in (sas) anlattıklarında veya Kur’an’da geçen ibarelerde Yahudi ve Hristiyan geleneğindeki anlatılara benzer bazı izler var ise bu da Kur’an’ın o izlerden kopya çektiğini gösterir diye düşünüyorlar. İnanmayan birisi için başka bir alternatif zaten mümkün değildir.

 

Bu da meselenin objektif bir temeli olmadığını, kişisel varsayımlara ve aksiyomlara dayalı olarak delillerin ve verilerin yorumlandığını gösterir.

 

Yeni Deliller Üretmek

 

İnsanların temel değerleriyle ilgili konularda yeni deliller ulaşılacak sonuçları pek etkilemez. Dahası, bu konuda yeni deliller üretilemez. Ancak insanlar sadece kişisel varsayımları çerçevesinde delil üretebilirler.

 

Örneğin herhangi bir ülkeden çıkan herhangi bir İslam alimi Kur’an’ın Allah kelamı olduğuna dair deliller toplamak üzere zihinsel bir yolculuğa çıkmış olsun. Bu alimin “Kur’an’ın şu ayetlerini Peygamber Efendimiz yazmamıştır. Ancak şu ayetleri Peygamber Efendimiz yazmış olabilir.” demesi veya “Kur’an’ın şu kısımları Hz. Muhammed’in (sas) Allah’ın Rasulünü olduğunu kanıtlar ancak şu kısımları kanıtlamaz.” demesi beklenemez. Kendisi böyle bir şüpheye kapılsa bile genellikle susacaktır. Bu kişinin temel aksiyomu “Allah vardır ve Hz. Muhammed (sas) O’nun kulu ve resulüdür.” olduğu için o aksiyoma uygun olmayan sonuçlara ulaşması pek mümkün değildir.

 

Bu bağlamda bizler alimlerimizin belli eserlerinde bazı mantık hatalarına rastlayabiliriz. Bu hatalarda genellikle akıl yürütme esnasında yapılan bazı atlamalar mevcuttur. A’dan B, B’den C sonucu çıkarma aşamasında alimlerimiz genellikle mantıklıdır ancak C’den Z’ye atlamalar (Z=Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed (sas) O’nun kulu ve resulüdür.) görülebilmektedir. Çünkü Z noktası daha işin başında temel aksiyom olarak kabul edilmiştir.

 

Aynı durum temel aksiyomu “Tanrı yok, vahiyler gerçek değil.” olan insanlar için de geçerlidir. Onlar da başlangıçtaki aksiyomlarına uygun bir zihinsel yolculuk yapacaklardır.

 

Bu bağlamda da katı pozitivist veya Metaryalist bir tarih anlayışına sahip dinler tarihçisi birileri “Dinlerin tarihi politeizmden monoteizme doğru gelişim göstermiştir. Bu durumda monoteist dinler birbirlerinden kopya çekmiştir.” diyebilecektir.

 

Özetleyecek olursak: İnsanlar genellikle bir konuda öncelikle neye inanacaklarını seçip daha sonra delilleri o inançlarına göre toplamakta ve öyle değerlendirmektedirler.
 


 

1 Ankebut, 61