12 dk.
08 Eylül 2022
Roman, Sinema ve Tiyatro Üzerine | Kitap okumak üzerine | 2. Kısım-gorsel
Youtube Banner

Roman, Sinema ve Tiyatro Üzerine | Kitap okumak üzerine | 2. Kısım

Bu yazı, “Kitap Okumak Üzerine” başlıklı yazı dizimizin ikinci yazısıdır. Serinin ilk yazısını buradan okuyabilirsiniz. 

Soru: Bediüzzaman “Avrupa’dan tereşşuh etmiş şu hazır edebiyat romanvâri nazarla, Kur’ân’da olan letâif-i ulviyet, mezâyâ-yı haşmeti göremez, hem tadamaz.” der. Devamında da Batı kaynaklı edebî ürünler olan sinema, tiyatro gibi türlerin yanında roman için de “Dalâletten neş’et eden ruhun ıztırâbâtına, o edepsizlenmiş edeb müsekkin, hem münevvim, hakikî faide vermez. Tek bir ilâcı bulmuş, o da romanlarıymış. Kitap gibi bir hayy-ı meyyit, sinema gibi bir müteharrik emvat. Meyyit hayat veremez.” diye devam ettirir. Bu durumda romanları ve benzeri türleri hakikati bulma adına değil de kendimizdeki bazı kabiliyetleri geliştirme adına mı okumalıyız? 
 

Cevap: “Meyyit hayat veremez.” cümlesinin hakikate bakan önemli yönleri vardır. Bu cümlenin hakikate bakan yönlerini üç maddede açıklayalım.

 

Birincisi: Kurgu metinler, ister gerçekçi ister gerçekçi olmayan (fantastik-bilimkurgu) kurgu türleri olsun nihayetinde adı üstünde kurgudur. Bu kurgu tekniğini bir anlatım aracı şeklinde kullanarak insanların ve insanlığın muhtemel durumları üzerine bir şeyler anlatabilirsiniz.

 

Elbette ki bir metin kurgulanırken istenilen herhangi bir mesaj da bu kurgunun içine yerleştirebilir, ikisi bir arada sunulur. Örneğin çok günahkar, zalim ama huzurlu bir insanla beraber; çok müttaki, salih, çalışkan ama çok mutsuz ve beceriksiz bir insan aynı anda anlatılabilir. Disiplinli bir şekilde çalışan, üreten insanların hiçbir sonuç alamadığı ama rastgele kumar oynayanların başarılı ve mutlu olduğu bir metin de kurgulayabilirsiniz. Gerçek hayata dair ister bilimsel olarak ister vahiyle öğrendiğimiz bilgilerin tam tersine açıkça yanlış şeyler yazıp insanları buna ikna da edebilirsiniz. 

 

Sıradan, kendi halinde yaşayan bir müminin karşısına geçip de “Ben sana bu hayatın anlamsızlığını ve dini konulardaki bütün çabalarının sonuçsuz olacağını kanıtlayacağım ve seni ikna edeceğim.” derseniz o kişi size direnecektir. 

 

Ancak bir romanın veya bir sinema filminin kendi akışı içinde bu mesajları açıkça söylemeden, olayların diliyle veya diyaloglar içine yerleştirerek verirseniz o mümin insan ister istemez anlamsızlık hissine kapılacaktır.

 

Bir düşünür veya yönetmen “Tanrı ve duaları işiten hiç kimse yok.” demez ancak bu konuda etkili bir roman yazar, yıllar boyu iştiyakla dua eden ama istediklerine ulaşamayan birisi ile hiç dua etmediği halde istediklerine ulaşmış birini karşılaştırıp okuyanlara “Dua işe yaramıyor.” hissini verebilir.

 

Evet, kurgu metinlerde her şeyi istediğiniz gibi anlatabilirsiniz. Bir insan 6 ayaklı ve uçan bir fil resmi yapabildiği gibi bunu yazılı bir metinle de yapabilir. Dolayısıyla kurgunun insanları yanlış şeylere ikna etme, en azından o yönde etkileme riski her zaman vardır. Bu aynen “Genç Werther’in Acıları” eseri yazıldıktan sonra intihar olaylarında artış yaşanması, şiddet içerikli dizileri izleyenlerin şiddete daha meyilli olmaları gibidir. İnsandaki hayal gücünün okunan veya izlenen şeylerden etkilenme ihtimali her zaman mevcuttur.

 

Bazı romanlarda da ciddi bir karamsarlık görür ve bundan ciddi şekilde etkilenebilirsiniz. Dostoyevski, kişisel karamsarlığını eserlerine yoğun bir şekilde yansıtmış bir yazardır. İnsanoğlunun kötü ve yıkıcı yanlarını öne çıkarır. Tolstoy’daki insanın iyi yönlerine duyulan güveni Dostoyevski’de pek göremezsiniz. Örnekler çoğaltılabilir. Bu yönüyle de bazı romanların, karamsarlığa meyilli insanların karamsarlıklarını beslediği söylenebilir. Ancak yeis, insanın içsel gelişiminin önündeki en büyük engeldir. Bu yönüyle de karamsarlığı besleyen kurgu metinlerin riskleri de söz konusudur.

 

Bu bağlamda “Meyyit hayat veremez.” cümlesinin hakikati ortadadır.

 

İkincisi: Bâtıl olan şeyleri tasvir etmek, safi zihinleri ister istemez idlal edecek, kirletecek ve belki de zamanla yoldan çıkaracaktır. 

 

İçki içen, zina eden ve eşlerini aldatan, insanlara haksızlık eden, onlara zarar veren kişilerin ilerleyen zamanlarda başlarına kötü şeyler geldiğini bir kurgu içinde anlatabilirsiniz. Ancak bunları anlatırken o günahları ayrıntılarıyla tasvir ederseniz, pek çok insanı ifsat etmiş, o günahlara karşı teşvik etmiş olursunuz. 

 

Üçüncüsü: Batılı tasvirin veya kurgularda yanlış şeyleri doğru gibi anlatmanın, kısacası hakikati çarpıtmanın, ilgili günahlara ve bakış açılarına karşı hassasiyetleri zayıflatması da söz konusudur. Genellikle yoğun bakım hemşirelerinde veya yaşlı bakım hizmetlerindeki sağlık personelinde “merhamet yorgunluğu” şeklinde bir sendroma rastlanılır. Bu sendroma göre sağlık çalışanları, hizmet verdikleri hastalara karşı başlangıçta merhametle yaklaşmakta, onların acılarını paylaşmakta, onlara şefkat göstermekte ve onlarla ilgilenmektedirler. Ancak zamanla özellikle travmatik hastalıklarla boğuşan hastaların yaşadıkları stresi içselleştirirler ve sonuçta bu içselleştirme yoğunluğu, tükenmişlik haline dönüşür. Bu durum ilgili sağlık çalışanlarının bazen yarısına yakın oranında görülebilmektedir. Söz konusu kurgusal ürünlerin de izleyenler veya okuyanlar üzerinde bu cins etkilerinin olması her zaman muhtemeldir.

 

Doğu-Batı Kültür Cepheleri ve Kaybedilen Bir Savaş

 

Müslüman dünyanın roman, tiyatro ve sinema gibi ürünlere karşı bakışı aslında halen net değildir. Batı’nın ekonomik, askeri, siyasi ve teknolojik başarılarının ardından Doğuda yaşanan travmalar bazen ciddi komplekslere neden olmuştur. Batının her türlü ürününe karşı sergilenen kompleksli ve aşırı savunmacı yaklaşımlardan roman, tiyatro ve sinema gibi ürünler de nasibini almıştır. Başlarda bu ürünlere mutlak haram hatta “İslam dünyasını yıkmak için kafir Batının icat ettiği ürünler” nazarıyla bakanlar olduğu gibi meseleyi farklı değişkenlere bağlayarak daha esnek izah edenler de olmuştur. Gelinen nokta, bu ürünlerin birer araç olduğu, bizzat harama aracılık etmedikçe veya vesile olmadıkça genellikle caiz oldukları noktasıdır. Ancak iş Müslümanların roman yazması, sinema filmi yapması ve tiyatro eseri sahnelemesine gelince hem kafalar ciddi karışıktır hem de yapılanlar ciddi anlamda kalitesiz ürünlerdir.

 

Bunun nedenleri elbette ki kültürel bağlamda ele alınmalıdır. Örneğin roman için “Burjuvazi sınıfının kendini ifade aracıdır, doğuda burjuva sınıfı olmadığından roman da yoktur.” diyebilirsiniz. Ya da “Doğuda, özellikle İslam aleminde Kur’an gibi bir kitabın varlığı diğer metin türlerini her zaman geri planda bırakmıştır. Bu nedenle roman gibi sanatsal ifade türleri gelişmemiştir.” de diyebilirsiniz. Ancak sebep ne olursa olsun bizde modern veya batıdaki anlamıyla bir roman yoktur. Olanlar da Batıdan öğrendiklerimizle yaptıklarımızdan ibarettir. 

 

Demek ki bu artık kaybedilmiş bir savaşa ait bir meseledir.

 

Diğer taraftan “Meyyit hayat veremez.” cümlesini mutlak kabul ettiğiniz zaman Ömer Muhtar, Çağrı gibi filmlerin de hayat veremeyeceğini kabul etmeniz gerekecektir.

 

Kendi yayın araçlarınızla vermeye çalıştığınız mesajları hikaye, dizi, film, tiyatro gibi araçlarla kesinlikle veremezsiniz demektir.

 

Hatta insanları uyarmak amacıyla hazırladığınız görsel materyaller, afişler, ya da bir çeşit afiş olan Instagram, Twitter, Facebook gibi platformlardaki resimleriniz de hayat veremez demektir.

 

Kısacası düz yazı dışında hakikati anlatan veya anlatmaya çalışan her şeye meyyit nazarıyla bakmanız gerekir. Filmler, diziler, tiyatro gösterileri meyyit olduğu gibi bilgisayar oyunları, sosyal medya platformlarındaki görseller ve kısa videolar da meyyittir. Bunlar da hayat veremez ve bu yolları tamamen bırakmanız gerekir.

 

Bu ürünlere karşı direnmenin bir anlamı kalmamıştır artık. Çünkü sinemanın, televizyonun, tiyatronun, romanın, internetin girmediği yer kalmamıştır. 

 

Bu nedenle bu ürünler hakikatte her ne kadar bir bakıma meyyit olsalar da onları tamamen terk etmek imkansızdır. 

 

Romanla, hikayeyle, tiyatro ve sinemayla hakikatleri anlatmaya çalışmanın ciddi riskleri olduğu doğrudur. Sahabelerin veya Efendimiz’in (sav) mübarek eşlerinin hayatlarıyla ilgili bazı romanvari kitaplara rastlamışsınızdır. Bazı insanlar bu tip kitapları birkaç sayfa okuyacak kadar ancak tahammül edebilirler, çünkü o kurgunun içindeki siyer ruhuna uygunsuzluk ve meseleleri iyice aşağıya çeken romantizm örnekleri ile örneğin Hz. Aişe (ra) validemizle ilgili hakikatlere perde çekildiğini, anlatılanların siyerin ruhuna aykırı olduğunu düşünebilirler haklı olarak. Bazıları da başka romanlar okuyacağına Hz. Aişe validemizin hayatının romansı bir versiyonunu okumak isteyebilir.

 

Evet! Müslümanlar olarak roman, sinema, tiyatro gibi ürünlerle ilgili şansımızı kaybettiğimiz söylenebilir. Mesele artık 1900’lerin toplumsal, siyasal ve uluslararası atmosferiyle ele alınamaz. Çünkü kurgu olmadan herhangi bir şey aktarma, bir mesaj verme şansımız çok azalmıştır. Elbette görece az sayıda da olsa konuşmalar, yazılar, kitaplar vardır ve hakikati arayan insanların belki binde biri oturup bunları okuyabilir, peşlerine düşebilir. Sonuçta podcastler ve yazılı internet metinleri kurgu sayılmayabilir. Ancak oralarda dahi özellikle bu zamandan sonra insanlığa aktarılacak şeylerin çoğunluğu kurgu formatına getirildikten sonra aktarılmak zorunda gibi görünmektedir.

 

Bediüzzaman Yaklaşımı

 

Bediüzzaman’ın Batı medeniyetine ve o medeniyetin ürünlerine karşı kendi geleneğine ve bilgisine çok güvendiğini görüyoruz. Bu konuda diğer özgüvenli hatta aşırı özgüvenli yaklaşımlara karşı Bediüzzaman’ın ayırıcı vasfı onun bu güveninin bir kompleks içinde olmaması, ayrıca Batı veya Avrupa kavramını bir bütün olarak ele alıp toptan düşman ilan etmek gibi bir taassuptan uzak kalabilmesidir1. Bediüzzaman aynı zamanda kendi medeniyetimizin hatalarını, sorunlarını rahatlıkla görüp söyleyebilen birisidir ve bu konuda ekstra ümitvardır. Mesela Bolşevik devrimine karşı ilk zamanlarda bu devrimi yapan insanların, sermaye sahiplerinin alt sınıfları ezmesiyle alt sınıflarda oluşan kin ve ihtilal düşüncesi nedeniyle olduğunu rahatlıkla söyler.2 Başka bir yerde de bir milletin dinsiz yaşayamayacağı düşüncesinden hareketle Rusların Bolşevik devrimden sonra Hristiyanlığa dönemeyeceklerini öngörerek onlara İslam’ı tam anlatabileceğimizi ve onların Kur’an ile barışabileceklerini söyler.3 Burada dinine ve onun sahih bir şekilde aktarılabileceğine dair duyduğu güven görülebiliyor. 

 

Bu açıdan bizim geçmişimizde de roman yok gibiyken, karşı taraftan da Osmanlı’nın Batılılaşması çerçevesinde roman ve tiyatro eserleri yoğun bir şekilde tercüme ve telif edilirken ve maalesef başlarda tiyatro özellikle yerleşik ahlaki değerlere karşı kullanılırken ve bu kullanım Cumhuriyet devrinden bugüne kadar devam ederken, bazı Müslümanlarda eldeki değerleri korumak adına bir refleks gelişmesi tabiidir. 

 

Ancak şu da bilinmelidir ki, Bediüzzaman’ın sinemayla, tiyatroyla belki romanla muhatap olduğu zamanlar bu ürünlerin ilkel örneklerinin verildiği zamanlardır. Kendisi 1. Dünya Savaşından sonra bir süre esaret hayatı yaşamış, İstanbul’a döndüğünde kendi ifadesiyle “Gayet rikkatli ve firkatli, elemli bir hüzün ve gam, kalbime, başıma çöktü.” diye ifade ettiği bir cins depresyon veya karamsar bir ruh hali içinde ara sıra sinemaya gitmiştir. Hem böyle bir halet-i ruhiye içinde sinemaya gitmek, hem o sinemadan ahiret hesabına ibret alma boyutunda istifade etmek gibi hususlar bir araya getirilince Bediüzzaman’ın sinema, tiyatro ve roman gibi ürünler için “Meyyit hayat veremez!” demesi gayet normaldir. Hakikatte de bu ürünlerin insanın ebediyet arzusunu tatmin etme, hakikati doğrudan gösterme, varlığın sırlarını sahih bir şekilde aktarma konusunda yetkinlikleri yoktur. Hiç kimse de “Roman okuyun hakikati bulun.” gibi bir iddiada bulunmaz. Bu ürünlere karşı yaklaşımımız bazı kabiliyetlerimizin güçlenmesi açısından aracı veya yardımcı olabilmeleri, bazı hakikatlerin anlatılmasında da bir cins vasıta olmalarından ibarettir. Bu ayrım önemlidir.

 

Kurgulardaki Risklerin Bizdeki Karşılıkları

 

Kurguyla ilgili üç temel risk noktası vardı. Bunlar;
 

1) Kurgunun olmayanı da var gösterebilmesi

2) Batılı tasvir etmesi

3) Duyarsızlaştırması
 

Fakat bu problemler kıssalarda da vardır. Mesela Mesnevi tarzı anlatımlarda da bu tarz sorunlar olabilir. Çünkü kurguyla anlatım dediğimiz şey her kültürde az çok, belli belirsiz bir şekilde her zaman var olmuştur. Mesela Hz. Eyüp denilince insanların çoğunun zihninde yaralarından kurtlar dökülen sabırlı bir insan canlanır. Buna dair kimse bir film çekmemiştir ama Hz. Eyüp öyle algılanmış, öyle kurgulanmış, öyle anlatılmış ve sonuçta hayallere de o şekilde girmiştir.

 

Mevzu hadisler de bir cins kurgudur. Yani mevzu hadisler de olmayanı var gibi göstermektedir. Ancak mevzu hadisler yalandır diye kurgu değildir, yalan zaten yalandır o ayrı meseledir. Ama mesela Efendimiz’in (sav) teheccüt kılmak için eşinden izin istemesi, kuşu ölen bir çocuğa özellikle kalkıp başsağlığı dilemeye gitmesi gibi anlatımlar da birer kurgunun sonucudur.

 

Mevlana’nın Mesnevisi, Şirazi’nin Bostan ve Gülistan’ı, Bediüzzaman’ın risalelerindeki temsili hikayeler de bir cins kurgudur. Yani kurgusal anlatım bir yönüyle bizim edebiyatımızda da uzun zamandır mevcuttur. Bu itibarla bazı hakikatleri yukarıda değinilen risklerini de göz önüne alarak kurgu tarzı içinde anlatabilirsiniz. 

 

Mesela, bir padişahın bir vatandaşına 24 altın vermesi, karşılığında 1 tanesini geri istemesi ve o 1 taneyi de yine vatandaşı için kullanması gibi bir kurgudan yola çıkarak namazın aslında zahmetsiz ve kolay bir davranış tarzı olduğunu anlatabilirsiniz. Ancak diğer yandan bir meseleyi aşırı vurgulama sonucu insanları ona karşı duyarsız hâle de getirebilirsiniz. Örneğin “1 vakit namaz kılmayan insan 80.000 sene cehennemde kalacak.” gibi ibareler çocuklar arasında bir geyik muhabbeti malzemesine dönüşecektir. Bu da o yaştaki insanların cehennem gibi ciddi bir şeye karşı duyarsızlaşması demektir. Demek ki sinema, tiyatro veya romandaki riskler bizim ürünlerimiz için de geçerlidir.

 

O halde asıl mesele, romanın veya sinemanın hatta bir bütün olarak kurgu türlerinin bizzat kendileri değildir. Bu türlerin içerdiği riskler ve taşıdığı avantajların bir arada değerlendirilmesi, sonuçta bu türlerin bir araç olarak kullanılabilir olması ile sunulacak mesajların kurguya feda edilmemesidir denilebilir.

Not: Yazı dizisinin ikinci bölümü burada sona ermektedir. Dizinin üçüncü bölümü yarın internet sitemizde yayımlanacaktır.

 


 

1 ) Lem’alar, 17. Lem’a

2 ) Mektubat, 28. Mektup

3 ) Emirdağ Lahikası, II, 65