28 dk.
10 Nisan 2023
Korunma Duaları ve Duanın Hakikati | Tek Parça-gorsel
Youtube Banner

Korunma Duaları ve Duanın Hakikati | Tek Parça

Soru: Deprem, sel, yangın, kaza ve benzeri belalardan, musibetlerden korunmak için okunması gereken dualar var. Örneğin “Bismillâhillezi lâ yedurru ma’asmihi şey’ün fil erdı ve lâ fissemâi ve hüves-semi’ul alim.” bu dualardan en genel ve meşhur olanı. Efendimiz (sas) bu duayı sabah ve akşam üçer kere okuyana bir zarar gelmeyeceğini beyan ediyor. Fakat günlük hayatta bakıyoruz ki bu dualar okunsa da okunmasa da başımıza bazı zararlar gelebiliyor. Bu durumda “zarar gelmez” ibaresine rağmen zarar gelmişse dua kabul edilmemiş mi demektir? Yoksa duanın kabulü mü ertelenmiştir?

 

Cevap: Efendimiz (sas) “Her kim ki her sabah ve her akşam üç defa “Bismillâhillezî lâ yedurru mea’smihî şey’ün fi’l-ardi velâ fi’s-semâ’ ve hüve’s-semîu’l-alîm” (İsmi sayesinde yerde ve gökte hiçbir şeyin zarar veremeyeceği Allah’ın adı ile… O, semi’ (hakkıyla işiten) ve alimdir (hakkıyla bilendir.) derse ona hiçbir şey zarar vermez.”1 buyurmuştur.

 

Herhangi bir zarardan korunmaya dair bir başka rivayet de şu şekildedir:

 

Allâhümme ente Rabbî! Lâ ilâhe illâ ente. Aleyke tevekkeltü ve ente Rabb'ül-arşi'l-kerîm. Mâşâa'l-lâhu kâne ve mâ lem yeşe’ lem yekün; ve lâ-havle ve lâ-kuvvete illâ bi'l-lâhi'l-aliyyi'l-azîm. A'lemü enne'l-lâhe alâ külli şey'in kadîr; ve ennellâhe kad ehâta bikülli şey'in ilmâ! Allâhümme innî eûzu bike min şerri nefsî ve min şerri külli dâbbetin. Ente âhizün binâsıyetihâ. İnne Rabbî alâ sırâtın-müstakîm!” 

 

(Allah’ım! Sen benim Rabbimsin! Senden başka ilah yoktur. Ben sana tevekkül ettim ve sen yüce arşın sahibisin. Allah neyi dilerse o olur; dilemedikleri ise olmaz. Havl ve kuvvet yüce ve büyük Allah’ındır. Ben biliyorum ki Allah'ın her şeye gücü yeter ve O’nun ilmi her şeyi kapsamaktadır. Allah’ım! Ben nefsimin şerrinden sana sığınıyorum. Ayrıca perçemleri senin elinde olan diğer bütün canlılardan da sana sığınıyorum. Şüphe yoktur ki benim Rabbim dosdoğru bir yol üzerindedir.”2

 

Bu konuda birkaç nokta birbirinden ayırt edilip iyi anlaşılmalıdır. Bu nedenle mezkur noktaları maddeler hâlinde açıklamaya çalışacağız:

 

Birincisi: Nazar veya Bakış Açısı Meselesi
 

Nazar veya bakış açısı insanın herhangi bir konuya yaklaşım biçimi, konuyu anlama tarzı, değerlendirme yöntemi demektir. Her insanın günlük hayattaki olaylara yaklaşımı farklı olabilir. İnsanlar bu konu üzerinde yeterince ve doğru bir düşünce mesaisi de harcamayabilir. Ancak meseleleri ele alış tarzımızı ve yorumlama yöntemimizi sorgulamak, bu tarz ve yöntemin Kur’an ve sünnete ne kadar uygun olduğunun farkında olmak önemlidir. 

 

Konunun bu yönü mevzuya bizim nasıl baktığımızla ilgilidir. Bu konuda nazarların, bakış açılarının ne olduğu ve nasıl ayarlanmış bulunduğu iyi tespit edilmelidir. Herkes “Benim bu konuda nazarım nedir?” sorusunu sorup doğru cevabı bulmalıdır. 

 

Örneğin bir insan samimiyetle her gün bu duaları okumaktadır. “Ben bu duaları okudum, o zaman bela gelmeyecek.” diye düşünebilir. Sonra bir bakar ki bir gün cep telefonu kaybolmuştur. Cep telefonunun kaybolması onun için bir zarar gibi görünmektedir. Ancak o insan “Duayı okuyanlara ‘zarar vermez’ buyrulmuştur. O hâlde cep telefonumun kaybolması bir zarar değildir. Bana isabet edecek olan 10 Bin Liralık bir zararın ortadan kaldırılması için cep telefonumun bedeli olan 5 Bin Liranın benden sadaka olarak alınmasıdır. Demek ki ben bir sadakayı ihmal etmişim ve bu 5 Bin Liralık kayıp benden o sadakaya bedel alınmıştır. O halde cep telefonumun kaybolması benim için hayır olmuştur, bir zarar veya bela olmamıştır.” şeklinde de düşünebilir. Bu bir bakış açısı ve başa gelen olayları yorumlama yöntemidir.

 

Bazı insanlar bu nazarı veya yaklaşımı Polyannacılık olarak görebilir. Ancak bu düşünce sahte bir mutluluk oyunu değildir. Temeli ayet ve hadislere dayanan, ortalama bir Müslüman için olayları değerlendirme tarzı olması gereken bir yaklaşımdır. Çünkü Efendimiz (sas) o duaları okuyanlar için “Zarara uğramayacaklardır.” buyurmuştur. O hâlde Efendimiz’in (sas) sözüne güvensizliği çağrıştırabilecek duygu ve düşüncelerin en azından sorgulanmaları makuldür. Diğer yandan bizim bireysel duygu ve düşüncelerimizin, Efendimiz’in (sas) emir ve tavsiyeleri karşısında ne kadar değerli ve geçerli olabilecekleri de düşünülmelidir. Efendimiz’e itimadı olan, şuurlu ve samimi bir şekilde bu duayı okuyup sonucuna güvenen bir insan gün gelir bu itimadın o kaybolan cep telefonunun kısa süre içinde bulunması gibi bir hediyeyle ödüllendirilir. Bir başka günse “Zarara uğradım.” şeklinde düşünülen başkaca maddi ve manevi kayıpların telafi edilmesi gibi bir inayetle de ödüllendirilebilir. Bu anlatılanlar kuru iddialar değildir; yaşanmış, tecrübe edilmiş vakalara binaen söylenmektedir.

 

Meselenin en önemli kısmı bizim olayları değerlendirme biçimimizdir. Kaybolan cep telefonu karşısında “Bu bir zarardır, bir beladır.” veya “Bu benden ihmalime bedel alınmış bir sadakadır.” dememiz mümkündür. Her ikisi de bizim nazarımızla ilgilidir ve konuya yaklaşımımız sonucu vardığımız yargılardır.

 

Bizler çoğumuz itibariyle eşyanın perde arkasına vâkıf insanlar değilizdir. Olanlarımız da kısmen vâkıftır. Bu nedenle olayları genellikle perde arkasındaki hakikatlerini görmeden değerlendirir ve yorumlarız. Bu yorumlarımızda her ne kadar hakikat eksenli olmaya çalışsak da bazen yanlışa düşmemiz kaçınılmazdır.
 

Örneğin Bediüzzaman Hazretleri 23 Mart 1960 tarihinde vefat etmiş ve başlarda Şanlıurfa’ya defnedilmiştir. 27 Mayıs ihtilalinden sonra naaşı başka bir yere nakledilmiştir. Sağlığında “Benim kabrimi gayet gizli bir yerde, bir iki talebemden başka hiç kimse bilmemek lâzım geliyor. Kabrim gizli kalacaktır.” demiştir. Bediüzzaman’ın en yakın talebelerinden olmayan ancak sağlığında onunla görüşmüş, ders halkasında bulunmuş bir zat Bediüzzaman’ın bu vasiyetini onun gelecek hakkında bir konuda kesin haber vermesi şeklinde algılamıştır. Bediüzzaman’ın kabrinin Şanlıurfa’da herkesçe bilinen bir yerde olması nedeniyle bu algısının oluşturduğu hayalleri kırılır, Bediüzzaman’ın gelecekle ilgili verdiği bir haberin yanlış çıktığını zanneder ve hüsn-ü zannını da yitirecek noktaya gelir. Sonrasında Bediüzzaman’ın naaşının alınarak kabrinin değiştirilmesi karşısında meseleyi anladığını ifade eder.

 

Bu hatıranın konumuzu ilgilendiren yönü şudur: Bediüzzaman’ın “Mezarım gizli kalacaktır.” sözüne itimat eden zat bakış açısını yanlış ayarlamış, belki acele etmiş, “Gizli kalacaktır.” sözünü anında, sebeplerden bağımsız ve bütün değişkenlerden muaf bir şeklide algılamış, bu nedenle o sözün hemen ve tüm şartlardan bağımsız bir şekilde gerçekleşmemesi karşısında hayal kırıklığına uğramıştır. 

 

Benzeri bir hayal kırıklığı konumuzla ilgili hadislerdeki “Zarar vermeyecektir, zarar vermez.” şeklindeki ibarelere karşı da gerçekleşebilecektir. Çünkü hadisteki “Zarar vermez.” sözüne karşı “Zarar nedir, her olumsuz şey zarar mıdır, zarar vermeme sebeplerden bağımsız, mutlak ve tüm değişkenlerden muaf bir şekilde mi gerçekleşecektir?” soruları bizim konuya karşı nazarımızı belirleyecek sorulardır. Bu nedenle cevaplarının iyi ve doğru verilmesi gerekmektedir.

 

Konuyla ilgili daha ciddi bir örnek Hudeybiye Antlaşması sürecinden verilebilir. Bilindiği üzere Hudeybiye Antlaşmasının bazı maddeleri zahiren Müslümanların aleyhine görünmektedir. Örneğin anlaşma metninin başına Müslümanlar Besmeleyi yazmış ve metinde de Efendimiz’den (sav) “Allah’ın Rasulü” olarak bahsedilmiştir. Müşriklerin isteği üzerine besmele lafzı yerine “Bismikellahümme” yazılmış, “Allah’ın Rasulü” ibaresi de silinerek “Muhammed b. Abdullah” yazılmıştır. Süheyl b. Amr’ın oğlu Ebu Cendel (ra) Müslüman olduğu için baskılardan kaçarak tam o süreçte Hudeybiye’de Müslümanlara sığınmış ancak antlaşma gereği Mekke’ye iade edilmek zorunda kalınmıştır. Yani ortada Müslümanların taviz verdiği hatta küçük düşürüldüğü şeklinde yorumlanabilecek olaylar vardır. Hz. Ömer (ra) de tüm bunlar karşısında zorlanmış ve durumu sindirmek adına Hz. Ebu Bekir (ra) ile aralarında şöyle bir diyalog gerçekleşmiştir:

 

Hz. Ömer: Muhammed (sas) Allah’ın Resulü değil midir? 

Hz. Ebu Bekir: Evet, Allah’ın Resulüdür. 

Hz. Ömer: Biz Müslüman değil miyiz?

Hz. Ebu Bekir: Evet Müslümanız. 

Hz. Ömer: Onlar müşrik değiller mi?

Hz. Ebu Bekir: Evet, müşrikler. 

Hz. Ömer: O halde dinimiz yolunda ne diye zillete düşüyoruz?

Hz. Ebu Bekir: Onun (Muhammed) emrine (yaptıklarına, işlerine) güven. Şehadet ederim ki o Allah’ın Resulüdür. 

Hz. Ömer: Ben de şehadet ederim ki o Allah’ın Resulüdür.
 

Daha sonra Hz. Ömer (ra) aynı soruları Efendimiz’e (sas) de yöneltmiş, Efendimiz de “Ben Allah’ın kulu ve Rasulüyüm. Elbette Allah’ın emrine muhalefet etmem. Allah beni pişman etmez.” cevabını vermiş, bunun üzerine Hz. Ömer (ra) ikna ve pişman olmuş, o günkü tavrının affedilmesi için hayatının sonraki dönemlerinde bile çokça köle azat edip sık sık sadakalar vermiştir.3

 

Bu örnekte -haşa- Hz. Ömer’in (ra) Efendimiz’e (sas) bir itimatsızlığı, bir güven sarsıntısı olduğunu söylemek istemiyoruz. Böyle bir iddiadan Allah’a sığınırız. Örnekten kastımız, bir insanın kendisi için bir meseleyi değerlendirmede kendi nazarının meselenin kendisinden daha önemli olabileceğidir.

Karnı Yalan Söyleyen Sahabi & Nazarı Yalan Söyleyen Bizler
 

Efendimiz’in (sas) söylediklerine inanmanın bir yönü; hadis-i şeriflerde geçen duayı hakikaten okuduktan sonra başa gelen herhangi bir şey dışarıdan zarar olarak görünüyor olsa bile “Demek ki bu bir zarar değildir.” diyebilmektir.

 

Sahabeden birisi Efendimiz’e (sas) gelerek; “Kardeşimin karnı ağrıyor.” der. Efendimiz de “Ona bal şerbeti içir.” buyurur. Sonra aynı adam ikinci defa gelerek hastalığın geçmediğini söyler. Efendimiz (sas) tekrar bal şerbeti içirmesini, tedaviye devam etmelerini söyler. Aynı adam üçüncü defa gelip “İçirdim fakat ağrısı geçmedi.” deyince Efendimiz “Allah doğru söyledi fakat kardeşinin karnı yalan söylemiştir. Haydi ona yine bal şerbeti içir.” buyurur. Adam kardeşine bal şerbeti içirmeye, diğer ifadeyle bal şerbeti tedavisine devam eder. Sonunda kardeşi hastalıktan kurtulur.(4)

 

Bu örnekte Efendimiz’in (sas) “Kardeşinin karnı yalan söylemiştir.” ifadesinden anlaşılacağı üzere; karnı ağrıyan sahabinin (doğal olarak) sabırsız olduğu, ağrılarına dayanamadığı ve ağrıların bir an evvel bitmesini istediği, bu nedenle de tedavinin anında sonuç vermesini beklediği, bu yönüyle bir nebze aceleci ve sabırsız davrandığı söylenebilir. Bugünün şartlarında da dişi ağrıyan birisi diş hekimine gitse, ağrıyan dişi için kanal tedavisi gerekse, doktor o ağrıyı geçirecektir. Ancak önce diş etlerine bir iğne saplayacak sonra bazı aletlerle dişi ağrıyanın ağzının içini karıştıracak, bazı işlemlerden sonra hastanın birkaç gün bekleyip sonra tekrar gelmesini isteyecek ve dolayısıyla hastaya acı vermiş olacaktır. Bu durumda dişi ağrıyan hasta diş doktoruna “Sen beni tedavi edeceğini söyledin ama bana ıstırap veriyorsun.” diyemez. Dese abes olur. Çünkü doktor o ağrının kökünü kesmek için bir tedavi uygulamakta, az bir acıyla hastayı daha büyük acılardan kurtarmaya çalışmaktadır. Karnı ağrıyan sahabi efendimiz de bu hasta gibi tedavi sürecindeki ilk ağrılara dayanamamış olabilir. Bu da Efendimiz’in (sas) bal şerbeti tedavisi tavsiyesinin yanlış olduğunu göstermez.

 

Sonuç olarak bu hadislere, hadiste geçen ifadelere, dolayısıyla Efendimiz’in (sas) “Bu duayı şu şekilde okuyanlara zarar gelmez.” beyanlarına inanmak, itimat etmek, güvenmek önemlidir. Biz inanıyorsak o Zat’ın (sas) söylediklerine hakikaten inanmalıyız. Hz. Ebu Bekir (ra) gibi “O söylediyse doğrudur.” ufkuna bir anda ulaşmak kolay olmasa da o ufka nazarlarımızı dikmek, gün gelip nasip olunca da o ufka ayağımız basınca bir daha kaldırmama azminde olmak önemlidir.

 

Egzersizler ve Yalancılıktan Kurtulma

 

Bu durumda hem bu dualara devam etmek hem de bu dualara devam edildiği esnada başa gelebilecek ve zarar olduğu düşünülebilecek bir takım bela ve musibetlere karşı bakış açımızı ayarlamak konusunda bazı pratikler ve egzersizler yapmak gerekebilecektir. Örneğin “Bismillahillezi” duasını her sabah ve akşam üçer defa okumayı âdet haline getirdikten sonraki bir gün -Allah korusun- bir trafik kazası geçirdiğimizde “Bu duanın -haşa- kıymeti yokmuş, hadis sahih olmayabilirmiş.” gibi temelsiz düşüncelere ve vesveselere kapılmaktansa “Ben bir trafik kazası geçirdim ve o duaya da devam ediyordum. Efendimiz (sas) yalan söylemez. Demek ki bana bir zarar veya bela gelmeyecektir. Başıma gelen bu olay da bir bela veya zarar değildir. Bela gibi görünse de benim bu olayı öyle görmem benim yanılgım, hislerimin beni aldatmasıdır. Nazarım yanılmaktadır. Efendimiz (sas) yalan söylememiştir, hislerim ve bakış açım yalan söylemektedir. Çünkü ben olayların farklı açılarını, arka planlarını, gerçek nedenlerini, hakikatteki sebeplerini tam olarak bilen birisi değilim.” diyebilmek, bu şekilde düşünmek ve bu düşüncelere alışmak daha anlamlıdır.

 

Bir insan bu egzersizlere başlayınca yolun henüz başında iken kendisini aslında inanmadığı bir şeye inanmaya zorluyormuş gibi hissedebilecektir. Çünkü bir konuyu değerlendirme tarzına o kadar alışmıştır ki o tarz kendisine mutlak doğru gibi gelmektedir. Meşhur deyimde de geçtiği gibi; insanların akılları pazara çıkarılıp satılsa herkes gider yine kendi aklını alır. Çünkü herkesin kendi aklı, kendi düşünce tarzı, kendi fikirleri kendilerine parlak ve cazip görünecektir. Ancak pek çok durumda o parlak görünen bakış açılarının yanlışlığı, eksikliği, çarpıklığı da bir realitedir. Dolayısıyla her insanın farklı bakış açılarına, farklı nazarlara ihtiyacı vardır. En önemlisi de Allah ve Rasulünün razı olacağı nazara, onların hoşuna gidecek bakış açılarına daha fazla ihtiyaç vardır. Bir konuya farklı bakış açılarından yaklaşmak ise doğrudan bir inayet eli olmadığı sürece ancak kendi egzersizlerimizle gerçekleşebilecek bir husustur. 

 

İkincisi: Bizim Hâl-i Pür Melâlimiz ve Duadaki Perişanlığımız

 

Bizim içinde bulunduğumuz gerçek durumla, maddi ve manevi yönlerimizin ifade ettiği hakikatle ciddi bir yüzleşme yaşamak ve kendimizi sağlam bir otokontrole tabi tutmak zorunda olduğumuz açıktır.

 

Bu bağlamda her ne kadar itiraz edilebilir olsa da hakikat şudur ki: Biz, Efendimiz’den (sas) zaman, zemin ve kültür itibariyle bambaşka bir yerde, bambaşka bir zamanda ve bambaşka bir hâlde yaşıyoruz. Efendimiz ve ashabının yaşadığı dönemdeki ortalama bir Arap müşriki; konuştuğunda doğru konuşma, yalan söylememe, söz verince sözünde durma, emanete riayet etme gibi konularda günümüzün ortalama dindarından daha iyi bir durumdaydı.

 

Bu konuda kimsenin kimseyi tezkiye etmesine gerek yoktur ve böyle bir girişimin anlamı da olmayacaktır. Yapılması gereken kendi hâlimize hiç olmazsa acıyabilmektir.

 

Efendimiz (sas); “Bir gün gelecek kâfir milletler sizin başınıza oburların yemek çanağına üşüştükleri gibi üşüşecekler. Orada bulunanlar ‘O gün biz az olacağımız için mi böyle olacak ya Rasulallah?’ dediler. Rasulullah (sas) şöyle cevap verdi: Hayır o gün siz çok olacaksınız, lakin siz selin üzerinde sürünüp giden çer çöp gibi olacaksınız... Allah (cc), düşmanlarınızın kalbinden size karşı olan saygı ve korkularını çekip çıkarır, sizin kalbinize de “vehn” koyar.” buyurur. Oradakiler “Vehn nedir ya Rasulallah?” diye sorunca Efendimiz (sas) “Dünya sevgisi ve ölüm korkusu.” buyurur.(5)

 

Selin üzerindeki çer çöp nedir? O, içinden yakacak odun bile çıkmayan işe yaramaz yığındır. O çer çöpün içinden bırakın yeni bir bina inşa etmeye, bir kuşun yuvasına dal olmaya yarayacak bir çöp tanesi bile bulunmaz. Bu hadisin en azından bir yönünün bizim çağımızı ve bizleri işaret ettiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

 

Çünkü mümin; münafığın alametlerini sayan(6) hadisin mefhum-u muhalifine göre konuşunca yalan söylemeyen, söz verince yerine getiren, emanete hıyanet etmeyen insandır. Yine hadisin açık beyanına göre konuşunca yalan söyleyen, söz verince yerine getirmeyen, emanete hıyanet eden insan, namaz da kılsa oruç da tutsa kendini mümin de zannetse münafıktır.(7) Dünya şartları içinde hukuki açıdan bu insanlara kafir muamelesi yapılmayabilir. Bu apayrı bir konudur. Ancak yalan söyleyen, sözünde durmayan ve kendisine güvenilmeyen insanların hakikatte mümin olarak değerlendirilmeyecekleri açıktır. Bu üç özellik bu kadar önemlidir, bu kadar hayatidir, bu kadar merkezidir.

 

Bu üç özellik itibariyle 1400 sene öncesinin ortalama Kureyş müşriklerinin bugünün dindar olmaya çabalayan ortalama insanlarından daha ileride olduklarını söylemek abartı olmayacaktır.

 

Bu nedenle de hakikat itibariyle değersizliğimiz, iman ve teslimiyet açısından zayıflığımız, zihnimizin ve gönüllerimizin dağınıklığı, her şeyden çok kolay şüphe edişimiz, Allah ve Rasulüne, Kur’an ve hadislere bağlanamayışımız dualarımıza da namazımıza da Allah Teala hakkındaki telakkilerimize de ve nihayet bir bütün olarak kulluğumuza da yansımaktadır.

 

Bu nedenle örneğin bizim namazımızın kalitesi, Efendimiz’in (sas) namazıyla zaten kıyaslanamaz. Efendimiz bir nebidir. Ancak bizim namazlarımız Efendimiz’in ashabının ileri gelenlerinden birisinin namazlarıyla da kıyaslanamaz. Çünkü onlar sahabinin büyüklerindendir ve Allah Teala’ya bizden daha yakındırlar. Ancak asıl sorun şudur ki; o günün Medine’sinde yaşayan, sahabenin ileri gelenlerinden olmayan sıradan bir Medineli Müslümanın namazıyla bile karşılaştırılsa; bizim namazımız, anne babasının namaz kıldığını görünce onların hareketlerini taklit etmek için yatıp kalkan üç yaşındaki bir çocuğun namazı kalitesindedir.

 

Bu hâlimizin dualara yansıması da kaçınılmaz olacaktır. Örneğin pek çoğumuz “Bismillahillezî” duasını veya diğer koruma dualarını genellikle sadece okuyup geçeriz. Okurken de manasını hiç kastetmeden, düşünmeden okuruz. Manayı düşünmek duada teveccühün önemli bir parçasıdır ve mana düşünülmeyince teveccühümüz de yeterli olmamaktadır.

 

Duamızın seviyesi, kalitesi düşük olduğu için alacağımız sonuçlar da aynı oranda düşük olacaktır.
 

Bu duaları sırf bir formaliteyi yerine getirme, içimizin rahat etmesi için okumuş olma, ezbere okuyup geçme tarzında okumalar da duanın hakkını vermemek olacaktır.
 
Üçüncüsü: Duada Şuur ve Mekaniklik

 

Bizler insan olarak bir işi ya şuurlu bir şekilde o işin amacını, şartlarını, sonucunu, içeriğini ve benzeri yönlerini bilerek yaparız veya o işi ezbere, yüzeysel, sıradan güdülerle, ciddiye almadan, dikkatimizi vermeden ve ona bir kıymet atfetmeden mekanik bir şekilde yerine getiririz. Bir kitabı şuurlu, bilinçli bir şekilde okumak mümkün olduğu gibi bir an evvel bitirmek amacıyla mekanik bir şekilde okumak da mümkündür. Bir namazı şuurlu bir şekilde kılmaya çalışmak mümkün olduğu gibi bir an evvel bitirmek için mekanik bir şekilde kılmak da mümkündür. Aynı durum dualarımız için de geçerlidir.

 

Zihinsel ve duygusal tembellikler duanın ruhuna uygun eğilimler değildir. İnsan için her konuda olduğu gibi dua konusunda da ancak çalıştığı kadarının, irade gösterip ortaya koyduğu azim ve çaba kadarının karşılığı olacaktır. Burada şuur bir bütün hâlinde eylemin kendisine yönelmiş olmalıdır.

 

Örneğin bir insan sadaka vermektedir ve bu amelini belli bir mekanik döngüye bağlamıştır. Sadakayı verirken “Bu mülkü bana zaten aslında Allah vermişti ve benim de başkalarına bir şeyler vermemi istemişti. Şu anda bu sadakayı vereceğim insan da hakikaten muhtaç birisidir. Alternatifler arasında en uygun olan birisine bu sadakayı veriyorum ve hakikaten bununla Allah’tan hayır umuyorum.” diye düşünmeli, duygu ve düşünceleri bu eksende olmalıdır. En azından “Başıma gelecek bazı belaların defini, Allah’ın bana vereceği rızkı artırmasını umuyorum.” şeklinde bir niyet ve şuur içerisinde bulunmalıdır. Şuuru açık, sadakanın manasını bilen bir insan bu düşüncelerin hepsini veya çoğunu niyetinde bulundurarak sadaka veren insandır. 

 

Nasıl ki namaz kılan kişi namaz vaktinin ne olduğunun, kıblenin hangi yön olduğunun, abdestinin olup olmadığının, üzerindeki elbiselerin ve namaz kılacağı yerin temizliğinin hepsinin aynı anda farkındadır ve bunların hepsini bir anda topluca bilmiş olur. Sadaka verirken de birden fazla niyet bir arada, toplu bir hâlde bulunabilir. “Allah’ın rızası” meselesinde ise bu rıza beklentisi niyetin bir parçasıdır ancak rızkı Allah’ın verdiğini o an hatırlamak, o rızkın aslında küçük bir kısmını başkasına veriyor olduğunu, hayatında hala israfın bulunduğunu, verirken gerçekten doğru veya ihtiyacı olana mı verip vermediğinin kontrolünü yapmak da meselenin ayrı parçalarıdır. Tabii ki bu parçaların hepsi bir arada ve mükemmel bir şekilde, kusursuz bir biçimde bulunursa sadaka kabul olur, bulunmazsa kabul olmaz gibi bir iddia yanlış olacaktır. Ancak amellerin niyetlere göre olmasının bir noktası da bu düşüncelerin, eğilimlerin ve niyetlerin kontrolüdür.

 

Sonuçta genel niyet, bakış açısı ve şuur; yapılan amelin sonucunu da belirleyecektir. Genel niyet ne kadar halisane ise, bakış açısı ne kadar doğru ayarlanmış ise, şuur amele ne kadar taalluk etmiş ise amel de o kadar kaliteli olacak, amelin sonucu da o derecede verimli olacaktır.

 

Konumuza dönersek: “Bismillahillezi” duasını veya zikrini okuyanların pek çoğu “Demek ki bu, sabah ve akşamları okunması gereken bir cümleymiş. Ben de bunu okuyayım.” seviyesinde bir niyetle meseleyi ele almaktadır. Çoğu insan aslında farkında olmadan o gün içinde kendisinin veya sevdiklerinin başına gelebilecek belaları düşünmüş de olmamaktadır. Düşünmeye kalksa strese girecek hatta anksiyete atakları yaşayacaktır. Çünkü her an bir belanın gelip gelmemesini bekleyecektir. 

 

Ancak insan bu duayı okumakla gerekli önlemleri almış ama bütün tedbirleri de almasının mümkün olmadığı çünkü kaderi kontrol edemeyeceği düşüncesiyle hareket etmelidir. Diğer yandan Allah Teala’nın kudretinin her şeye yeteceğini, O dilerse kendisinin korunacağını düşünmeli, Allah’a tam bir yönelme halinde olmalı, bu teveccühle Ondan istemelidir. “Ben bu hadisi gördüm ve sahih olduğunu anladım. Efendimiz’e (sas) itimat ediyorum. O söylediyse doğrudur ve başıma bir bela, bir zarar gelmeyecektir.” düşüncesinde sabit olmalı, bakış açısını buna göre ayarlamalıdır. Bu mana ve şuurla, böyle bir teveccüh ve niyetle yapılan duanın karşılığı da elbette o kalitede olacaktır.

Dördüncüsü: Metin Anlamı ile Gerçek Anlam

 

İnsanların çoğunun özellikle dini konularda tuhaf bir hâli vardır ki; metne ve bağlama dair bir şeyler görmektedirler ancak o şeyin gerçek durumunu, reel hayat içindeki paralelini görmemektedirler.

 

Örneğin bir doktor obezite ve buna bağlı olarak kalp sorunları yaşayan bir hastasına “Her gün yarım saatini koşu bandı üzerinde geçirirsen sağlık problemlerinin çoğu çözülür.” dese, bu adam gidip her gün yarım saat koşu bandının üzerinde bağdaş kurup otursa ve yemek yese çok abes bir iş yapmış olacaktır.

 

Üniversitede bir dersin hocası öğrencilerine “Benim derslerime devam eden bu dersi geçer.” dese, öğrenci de o derse girse ancak derste uyusa, bulmaca çözse veya dersten başka her şeyle ilgilense sonuçta dersten kalacaktır. Sonra hocaya “Hocam ben sizin derslerinize devam etmiştim. Dersten kalmamam gerekirdi.” şeklinde itiraz etse bu itirazın ne kadar anlamsız olduğu da anlaşılacaktır.

 

Bir başka örnek olarak da; “Hiç kimseye zulmetmedim diyen kurtulmuştur.” şeklinde bir ibareyi ele alalım. Bu ibareyi “Ben kimseye zulmetmedim, o zaman kurtuldum.” şeklinde düz, yüzeysel bir şekilde anlamak mümkündür. Ancak biraz durup düşünülünce herkesin en yakınlarından başlamak üzere pek çok kişiye zulmettiği anlaşılacaktır. Eşine yalan söyleyen, çocuğunun sırf yaramazlık yapmaması için hayırlı bir eğilimini engelleyen, işyerinde kendi tembelliği yüzünden iş arkadaşlarının iş yükünü artıran, doyduğu halde yemek yemeye devam eden kimseler aslında başkalarına ve kendine karşı bir cins zulüm içindedir.

 

Aynı şekilde “La ilahe illallah diyen cennete girecektir.”(8) hadisini duyan birisi La ilahe illallah dese, bu şekilde bir cümle kursa kendisini ahirette kurtulmuş, cennete hak kazanmış birisi olarak görebilecektir.

 

Konumuzla ilgili hadisteki ifadeler açısından bakılınca da “Her kim her sabah ve her akşam üç defa Bismillâhillezî lâ yedurru mea’smihî şey’ün fi’l-ardi velâ fi’s-semâ’ ve hüve’s-semîu’l-alîm derse ona hiçbir şey zarar vermez.” ibaresini yüzeysel ve mekanik bir şekilde algılamak mümkündür. Ancak hadisteki “der ise” ibaresi hakikaten inanarak demeyi, anlamını kastederek ve anlamına inanarak söylemeyi, tam bir teveccühle bu duayı okumayı ifade etmektedir. Yoksa manasını bilmeden, zihin dağınıklığı içinde bir cümleyi ezberden telaffuz etmeyi ifade etmemektedir.

 

Beşincisi: Duanın Kabulünü Engelleyen veya Geciktiren Durumlar

 

Kişinin duasının kabulünü geciktiren bazı günahlar ve bazı haller vardır. Örneğin bir kişinin başkalarını kınıyor olması, kınadığı mevzunun kendi başına gelmesini garantilemesi demektir. Bu nedenle kınayan kişinin yaptığı korunma duası en azından kınadığı konu kendi başına gelmeden kabul edilmeyecektir denilebilir. Ayrıca bir insanın işlediği bazı günahların hadislerde özellikle dikkat çekilmiş çok çirkin günahlar olması(9) da bu cümledendir.

 

Bir hadis-i şerifte; “Allah yolunda seferler yapmış, üstü başı tozlanmış bir adam, ellerini semaya kaldırarak, ‘Ya Rabbi’ ‘Ya Rabbi’ diye yalvarıyor. Oysa yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, gıdası haramdır. Böyle birisinin duası nasıl kabul olur?”(10) buyrulur. 

 

Hz. Ali (ra) efendimize atfedilen bir duada ehl-i beytin imamı “Duaların kabulüne mâni olan günahlarımı bağışla.”(11) şeklinde dua etmiştir ki bu ifadeden bazı günahların duaların kabulüne engel oldukları anlaşılmaktadır.
 

Altıncısı: Duanın Kabulüne Engel Olan Sebepler

 

Bazı konularda sebeplerin yerine getirilmemesi kaza ve belaları davet etmek olacaktır. Bu da bir cins dua olduğundan korunma dualarının amacı ile çelişen bir durum oluşacaktır. Dua duayı engellemez ancak bu durumda bir insan aynı anda Allah Teala’dan bir şeyi hem vermesini hem vermemesini istemiş olacaktır veya buna benzer bir tablo ortaya çıkacaktır.

Örneğin emniyet kemerini takmamak, hatta bu konudaki hatırlatma amaçlı sinyal seslerini emniyet kemerini takmadan susturmak, -Allah korusun- bir trafik kazası durumunda belayı ve zararı kendi elleriyle davet etmek anlamına gelecektir. Bütün kaza ve belalardan Allah’a sığınırız. Her kusur ve ihmalin kaza getireceğini de söyleyemeyiz. Ancak bile bile yapılan ihmaller kazaları veya kaza anındaki zararları davet etmek anlamına geleceğinden, dolayısıyla yine Allah Teala’nın bir kanununa aykırı davranmak olacağından insanlar kazalara uğrayabilecektir.

 

Yedincisi: Korunma Dualarıyla İlgili Hadislerin Örtük Varsayımları

 

Korunma duaları olarak bilinen hadisler Efendimiz (sas) tarafından ifade edilirken, bu hadislerin veya ifadelerin muhatabı olan insanlar Kur’an ve sünnetteki diğer emirlere az çok riayet eden insanlar olarak varsayılmaktadır. 

 

Allah Teala’ya muhatap olmak temiz bir zihin, temiz bir gönül, temiz bir alıcı gerektirir. Namazlarına dikkat eden ve onları ideal bir kalitede kılmaya çalışan, hayatını haramlara karşı mümkün olduğunca kapatmış, şeytana ve nefsine karşı irade ortaya koymuş, Allah ve Rasulünün ikliminde yaşamaya azmetmiş, bu konuda günlük hayatının içine Allah ve Rasulünü, Kur’an ve hadisleri dahil edebilmiş bir insan temiz sayılacağı için Allah’a muhatap olma keyfiyeti de o kalitede olacaktır.

 

Şöyle kabaca bir varsayımda bulunabiliriz: Örneğin beş vakit farz namazını sünnetleriyle birlikte güzelce kılan, teheccüte de kalkan bir insanın “Bismillahillezi…” duasını okuduğu gün başına hiçbir şey gelmez. Sadece beş vakit namazını kılan bir insanın başından bela ve zararlar % 95 oranında azaltılarak gelir. Yani hayatın içinde esbap olarak değerlendirilebilecek bela ve musibetlerin % 95’i gider, % 5’i kalır ve bu % 5’lik oranın hepsi veya bir kısmı kişiye isabet edebilir. 5 vakit namazın sadece farzlarını kılan, sünnetlerini kılmayan birisi için bu oran % 80, sadece sabah ve ikindi namazlarını kılan için % 60 olabilecektir. Örneklerin ve oranların mutlak olmadığını da belirtmek isteriz. Bu sadece bir örnek ve varsayımdır. Hakikatini Allah Teala bilir. Ancak işleyişin aşağı yukarı buna benzer olduğunu söylemek mümkündür.

 

Diğer yandan bu durum duanın kıymetinin başkaca amellere bağlı olarak azalıp arttığı şeklinde de anlaşılmamalıdır. Duanın müstakil ve diğer şartlardan bağımsız bir kıymeti, değeri ve ağırlığı vardır. Allah Teala sadece bu duayı tam inanarak, tam bir teveccühle okuduğu için hiç namaz kılmayan bir kulunu da koruyabilir. Onun hususi tecellileri her zaman mümkün ve vakidir. Kastettiğimiz asıl anlam; dini ciddiye almayan, ibadetlerinde gevşeklik gösteren tembel bir insanın bu tembelliğinin dualarına da yansıyacak olmasıdır.

 

Ayrıca bu dünyada da dua ve ibadet konularında da pek çok şey birbiri içine geçmiş bir vaziyette işlemektedir. Örneğin bir insan bulunduğu şehirdeki gayet kaliteli bir özel okulda okusa, o okuldaki öğretmeni “Şu derslere şu kitaplardan günde 3 saat çalışırsanız bu dersleri halledersiniz.” dese bu durum anlaşılabilir bir durumdur. O öğrenciler, o okuldan aldıkları eğitimin yanında öğretmenin tavsiye ettiği kitaplara da çalışınca o derslere dair üst düzey bir eğitim almış olacaklardır. Ancak Anadolu’nun herhangi bir kasabasındaki sıradan bir lisenin sıradan bir öğrencisi o öğretmenin tavsiye ettiği kitapları bir kitapçıdan rast gele bulup çalışsa o özel okuldaki öğrencilerin elde ettiği verimi elde edemeyecektir. Bu mesele elbette bir sosyal adalet meselesi değildir ancak belli bir temel üzerine yapılan ekstra faaliyetlerin daha iyi verim sunacakları açıktır. Üstteki örneğe de bu açıdan bakılmalıdır.

 

Sekizincisi: Yapılan Duanın Kalitesi

 

Dua etmek de başka işlerimiz ve amellerimiz gibi genel bir iş ve ameldir. Bu yönüyle dua, yemek yemek, kitap okumak, spor yapmak gibi bir iştir denilse yanlış olmayacaktır.

 

Bütün ilk ve ortaöğretim hayatı boyunca kendi evinde kalan, yemeklerini sürekli annesinin veya başkalarının hazırladığı bir insan düşünün. Bu insan üniversite yaşamında arkadaşlarıyla aynı evde kalacak olsun. Bu kişi ilk defa yemek yapmaya çalıştığında yeterince besleyici ve lezzetli yemekler yapamayabilecektir.

 

Dua meselesi de buna benzemektedir. 

 

Bir insanın hayatının farklı yerlerinde ve zamanlarında dua yok ise, insanın evrad ü ezkarı hiç yok gibiyse, ister Cevşen ister Celcelutiye ister Delailü’l-Hayrat ister diğer zikirler günlük hayat içinde kendilerine vakit ayrılan dualar değilse, bu insan sadece “Bismillahillezi…” duasını başına bir bela gelmemesi için okuyorsa, bu duası da hayatı boyunca yumurta bile kırmamış bir öğrencinin yaptığı ev yemeğine benzeyecektir. O öğrencinin yaptığı ev yemeğinden dört dörtlük bir yemeğin besleyiciliğini ve lezzetini beklemek ne kadar yanlışsa böyle günlük hayatında duaya yer vermeyen bir insanın da korunma dualarını yapmasından tam bir verim beklenmemelidir.

 

Son tahlilde; Gerek “Bismillahillezi…” duasını gerek diğer korunma dualarını her insan hangi seviyede, hangi durumda olursa olsun mutlaka okumalıdır. İnsan inanarak, Allah Teala’ya mümkün olduğunca kalben tam yönelerek, samimi bir şekilde teveccüh ederek okumaya devam etmelidir. Çünkü insan olarak şu dünya kargaşası içinde başka bir çıkış yolumuz, başka bir şansımız yoktur, olmayacaktır.


 


1 ) Ebu Davud, Edeb, 101; Tirmizi, Daavat, 13

2 ) Beyhaki

3 ) İbn-i Hişam, Sire, III, 332
4 ) Buhari, Tıp, 4; Müslim, Selam, 31; Tirmizi, Tıp, 29.

5 ) Ebu Davud, Melahim, 5

6 ) Buhari, İman, 24; Müslim, İman, 107

7 ) Müslim, İman, 109
8 ) Müslim, İman, 52

9 ) “Yedi helak ediciden (günahtan kaçının!” Sahabe: “Ey Allah'ın Resulü! Bunlar nelerdir?” diye sordular. 

Hz. Peygamber (sas): “Allah’a ortak koşmak, sihir (büyü) yapmak, Allah’ın haram kıldığı bir nefsi haksız yere öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, savaş meydanından kaçmak, evli, namuslu ve hiçbir şeyden haberi olmayan kadınlara zina isnat etmektir,” buyurdu. (Buhârî, Vasâyâ 23, Tıb 38, Hudûd 44; Müslim, Îmân 145. Ebû Dâvûd, Vasâyâ 10; Nesâî, Vasâyâ 12) Ayrıca; “Allah Teala kıyamet gününde üç kişiyle konuşmaz, onları temize çıkarmaz, suratlarına bile bakmaz; üstelik onlar korkunç bir azaba uğrarlar. Bunlar; zina eden ihtiyar, yalan söyleyen hükümdar, kibirlenen fakirdir.” Müslim, Îmân 172. Ayrıca bk. Tirmizî, Cennet 25; Nesâî, Zekât 75, 77

10 ) Müslim, Zekât, 19

11 ) İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. 6, s. 66